Site icon Finans ve Bankacılık

FİNANSALLAŞMA NEDİR? FİNANSAL KAPİTALİZM VE MODERN KAPİTALİZMİN DÖNÜŞÜMÜ

Finansal Kapitalizm

Finansal Kapitalizm

GİRİŞ

Günümüz iktisadi düzeninde sıklıkla gündemi meşgul eden borsa ve döviz kuru hareketleri, siyasi gelişmelerin ve doğal afetlerin ekonomiye yansımasını gösteren en görünür olgulardır. Ancak finansal piyasaların emekçilerin yaşamına girişi, sadece medyatik bir olay olmanın ötesinde, geçim maliyetlerinin yükselmesi ve ücretlerin düşmesi gibi yapısal sorunlar nedeniyle halkı bankaların zorunlu müşterisi haline getirmiştir. 2000’li yıllardan sonra kredi kartı ve kredi kullanımı muazzam bir biçimde artmış, milyonlarca emekçi uzun yıllar sürecek bir borç yükü altına girmiştir. Hisse senedi, tahvil, borsa ve portföy gibi finansal olgular günlük hayata giderek daha fazla dahil olmuştur.

Bu toplumsal ve ekonomik dönüşüm, akademik literatürde “finansallaşma” kavramıyla incelenmektedir. Finansallaşma (financialization), bir ülkenin finans sektörünün genel ekonomisine göre büyüklüğündeki ve önemindeki artışı ifade eder. Özellikle 1980’li yıllardan sonra finansal serbestleşme politikaları ve neoliberalizmin yükselişiyle başlayan bu olgu, kurumsal davranışları ve ekonomi politikasını etkileyerek hem makroekonomiyi hem de mikroekonomiyi dönüştürmektedir. Geleneksel olarak, finansallaşma kavramı sermayenin finans alanına yönelmesi, finansal kârın artışı ve yeni finansal araçların ortaya çıkışı gibi olgulara referans vermiştir.

Bu makalenin temel amacı, finansallaşma olgusunun güncel kapitalizm içindeki rolünü, özellikle değer yaratma mekanizması ve fonksiyonel gelir dağılımı üzerindeki etkileri bağlamında akademik bir dille incelemektir. Tartışmanın merkezinde, finansın gerçekten yeni bir değer yaratıp yaratmadığı ve bu sürecin milli gelir içerisindeki emek payını (ücretleri) ne yönde etkilediği yer alacaktır. Çalışma, finansallaşmanın emek payını azaltarak gelir eşitsizliğini derinleştirdiğine dair heterodoks yaklaşımlarla uyumlu bir çerçeve sunmayı hedeflemektedir.

I. KAPİTALİZM

Kapitalizm, genel itibariyle feodalizmin sona ermesiyle Batı dünyasında egemen olan ekonomik sistemi anlatmak için kullanılmaktadır. Öte yandan, orta çağ feodalizminde tarım kapitalizminin, yeniçağda merkantilist ticaret sisteminde ise ticaret kapitalizminin, 19. yüzyılda başlayan sanayileşme ile sanayi kapitalizminin ve nihayet 20. yüzyılda ise finans kapitalizminin süregeldiğini söyleyen iktisatçılar bulunmaktadır (Eğilmez, 2016). Sanayi devrimi ile başlayan ve günümüze kadar devam edegelen süreçte hem sanayi hem de finans kapitalizminin yer aldığı bir ekonomik yapı söz konusudur. 19. yüzyılda başlayan kapitalist üretim tarzındaki dönüşüm dış borçlanma olgusunu da ortaya çıkarmış ve yeni boyutlar kazandırmıştır. Dış borçlanma süreçlerine dahil olan ülkeleri;

olarak sınıflandırmak mümkündür. Batı dünyası mali ve ekonomik sömürü ve siyasal denetimi borçlanma aracılığı ile artırarak sürdürmüştür. Dolayısıyla az gelişmiş ülkelerin dış borçlanma süreçleri kapitalizmin kökleşip gelişmesiyle paralellik göstermektedir. Kapitalist üretim modelinde ekonomik, mali, sosyal, siyasal krizler az gelişmiş ülkelerin borçlanmasında belirleyici olmuştur. Az gelişmiş ülkelerin yapıları ve geçirdikleri dönüşümlerin, iç dinamikleri ile değil, daha çok ekonomik mali güç odakları olan dış dinamikler tarafından biçimlendirildiği ve yönlendirildiği ileri sürülebilir. Borçlanma finansallaşmanın önemli bir boyutu olup devlet tahvillerinin beslediği finansal balonların oluşturduğu bir süreçle özdeşleşir.

Burada kapitalizmin rekabetçi anlayışının aksine şirketlerin rekabet etmediği, yasal olarak ya da yasadışı şekilde anlaşmalar yaparak birleştiği ya da beraber büyüdüğü, tekelleştiği ve rakipsiz hale geldiği bir finansal sistem söz konusudur. Sanayi devrimi sonrası kapitalist dünyada bankalar, borçlandırma ya da siyasi manipülasyonlarla rakiplerini ortadan kaldırarak irileşerek rakipsiz hale gelmesi ile birlikte finans-kapital haline gelmişler ve gelmektedirler.

1820’lerde Latin Amerika ülkelerinin dış kredilere yönelmeye başladığı, Londra ve Paris gibi finans merkezlerinde tahvillerinin alınıp satıldığı görülmektedir. 1875’lerde ise hızlı borçlanma etkilerini göstermiş ve Latin Amerika ülkeleri faiz ödemelerini durdurmuşlardır. Arjantin ve Uruguay’ın dış borç ödemelerini durdurmasıyla İngiliz Baring Bankası iflasını istemiş fakat bir yardım fonu oluşturularak kurtarılmıştır. Latin Amerika ekonomileri uluslararası sermaye akımlarına, dış borçlanmaya sürekli mahkûm hale getirilmiştir. Buralarda büyüme ivmesini sürdürmek dış kaynaklara, artan borçlanmaya bağlı olmaktadır. Bu süreç günümüzde de devam etmektedir.

II. FİNANSAL KRİZLER

1873 yılında başlayıp yaklaşık çeyrek yüzyıl süren ve “Uzun Depresyon” olarak isimlendirilen bu dönem ilk önemli finans krizidir. İkincisi ise 1929 yılında başlayıp 10 yıla yakın süre devam eden “Büyük Depresyon”dur. Diğer iki büyük finansal kriz ise 1970 ve 2008 finans krizleridir. Bunların yanında irili ufaklı birçok finans krizi yaşanmıştır.

1873 krizinden sonra 19. Yüzyılın sonlarından itibaren gerek sanayi gerekse bankacılık sektörlerinde yoğunlaşma sürecine girildiği ve sınai sermaye ile banka sermayesi arasında bağlantıların kurulduğu gözlenmektedir. Bu dönemde ABD’nde demiryolları, elektrik üretimi ve demir çelik sanayiine bankaların önderliğinde oluşturulan Morgan ve Rockefeller gibi mali gruplar yön vermiştir (Sönmez, 2005). Yoğunlaşma güçlü olanların güçsüzleri piyasadan silmelerine yol açmış, sermaye de merkezileşme giderek belirginleşmeye başlamıştır. Bu eğilim, büyük finans krizleri sonrası dönemler olan 1880’li, 1930’lu, 1970’li yıllarda artış göstermiş ve en son 2008 mortgage krizinden sonra da aynı eğilim devam etmiştir.

2008 krizi sonrasında ise finansal kapitalizmin getirdiği finansallaşma söz konusudur. Bu süreçte FED ve ECB, “big to fail” şirketleri kurtarmak için tahvil alımlarına gitmiş, diğer merkez bankaları ile birlikte enflasyonu bir miktar yükseltme çabasına girişmişlerdir. Bunun için faiz oranlarını (hemen hemen) sıfırlamışlar ve parasal genişlemeye geçmişlerdir. Bu genişleme mal piyasalarına değil, finansal varlıklara kaydığı için finansallaşma büyümüştür. Merkez bankalarının pompaladığı likidite borsaya, şirket alımlarına (hisse senetlerine) bağlanmış, servet eşitsizliklerindeki tırmanmayı beslemiştir. ABD’de hisse senedi endeksleri 2019’da %30 yükselirken ABD millî gelirindeki artış %4 ile sınırlı kalmıştır. Finansallaşma servet dağılımında eşitsizliği ve talep yetersizliğini beslemiş; kaynakları verimsiz kullanımlara yönlendirerek büyüme potansiyelini geriye çekmiştir.

Günümüzde büyük finans kapital merkezleri olan bölgelere göz atıldığında büyük sermaye kapitalizminin geçerli olduğu görülmektedir. Bu merkezlerde serbest piyasa ve serbest rekabetin olmadığı, oligopolistik piyasa sistemi ve sınırlı rekabet söz konusu olduğu izlenmektedir. Kapitalizmin kendi haline bırakılması durumunda kriz yarattığı denenmiş bir olgudur. Finansal piyasalarda regülasyon gereklidir, yapılmalıdır.

III. FİNANSALLAŞMA KAVRAMI VE KURAMSAL PERSPEKTİFLER

Finansallaşma, 1980’lerden sonra hissedilmeye başlanan ve modern kapitalizmdeki en önemli değişikliklerden biri olarak kabul edilen bir olgudur. Gerald Epstein, finansallaşmayı “yerel ve uluslararası ekonomilerin işleyişinde finansal motivasyonların, finansal piyasaların, finansal aktörlerin ve finansal kurumların rolünün artması” olarak tanımlamıştır. Bu süreç, sadece finans sektörünün artan varlığını değil, aynı zamanda işlemlerin ve piyasa oyuncularının artan çeşitliliğini ve bunların ekonominin tüm kesimleriyle kesişmesini ifade eder.

3.1. Tarihsel Bağlam ve Gelişim

Finansallaşmanın başlangıcı, Bretton Woods sisteminin çöküşü ve neoliberalizmin yükselişiyle ilişkilidir. Kâr oranları düşen reel sektörden kaçan aşırı birikmiş sermayenin sığındığı limanlardan birisi finans olmuştur. 1929 krizinden sonra getirilen finansal sermaye hareketlerine ilişkin sınırlamalar kaldırılmış, menkul kıymetleştirme teşvik edilmiş ve çok sayıda yeni finansal türev ürün geliştirilmiştir.

Finansallaşma literaturünün önemli bir kısmı, bu süreçte para sermayenin üretken sermayeden bağımsızlaştığı ve onun üzerinde egemenlik kurduğu varsayımına dayanır. Örneğin, Monthly Review okulu temsilcileri, kapitalizmin ağırlık merkezinin üretimden finansa doğru kaydığını ve yeni bir tekelci finans kapitalizmi aşamasına geçildiğini öne sürer. Buna karşın, Ben Fine gibi yazarlar, finansallaşmanın ayırt edici özelliğini, “finansın geleneksel sınırlarının ötesine geçerek, kişisel ve iktisadi toplumsal üretim sürecine giderek daha fazla yayılması” biçiminde tanımlar.

3.2. Finansal Faaliyetlerde Değer Tartışması

Kapitalist üretim ilişkileri içinde finansal alanın temel işlevi, birikim için gerekli para sermayenin (fonun) sağlanmasıdır. Neo-klasik yaklaşıma göre finans, reel sektöre ‘faktör hizmetleri’ sağlar, tasarrufları toplar ve girişimcilere sermaye olarak aktarır, dolayısıyla büyüme ve refaha katkıda bulunur.

Ancak, Marksist ve heterodoks yaklaşımlar, finansal faaliyetlerin yeni bir değer yaratmadığını savunur. Ticaret gibi, finansal işlemler de yalnızca mevcut değerlerin el değiştirmesi anlamına gelir. Faizin kaynağı ise, üretim sürecindeki yatırım sonucu elde edilen artı-değer ya da krediyi alan kişinin geliridir.

Tüketim için verilen krediden elde edilen faizin kaynağı kuramsal olarak tartışmalıdır. Eğer krediyi kullanan emekçiyse, faizin kaynağı kişinin ücret geliri, yani üretim sürecinde ürettiği ve kendi emek gücünün değerine denk gelen değerdir. Bu kâr, üretimden bağımsız olarak ortaya çıkmaz; dolaşım sürecinde elde edilen biriktirilmiş değerler, perde arkasında süren artı-değer üretim mekanizmasının devamı niteliğindedir.

Finansal varlıkların alım-satımından elde edilen sermaye kazancı ise, hisse senetlerinin gelecekteki kardan bir pay alma hakkını sermayeleştirmesinden kaynaklanır. Bu kağıtlar, gerçek sermayeyi temsil eden mülkiyet belgeleridir ve kendi başlarına bir değeri yoktur; dolayısıyla bu kağıtların fiyatındaki artış (hayali sermaye), ülkenin toplam zenginliğini artırmaz. Gerçek bir değer yaratımı söz konusu değildir ve borsa faaliyetleri, bir tarafın kazandığı ve diğer tarafın kaybettiği, sıfır toplamlı bir oyun olarak değerlendirilebilir. Artan genişlik ve yoğunluğuna rağmen finans, hala üretime bağımlı ve değer üretmeyen bir alan olarak varlığını sürdürmektedir.

IV. FİNANSALLAŞMANIN EKONOMİK BİRİMLER ÜZERİNDEKİ YAYILIMI

Finansallaşma, yalnızca finansal piyasaları değil, ekonominin farklı aktörlerini de etkileyen çok boyutlu bir süreçtir. Finansallaşmanın emek payını düşürerek gelir eşitsizliğini derinleştirmesine yol açan temel kanallar, şirketlerin yönetsel kararlarından hanehalkı borçluluğuna kadar geniş bir yelpazede incelenmelidir.

4.1. Hanehalkı Borçluluğu ve Değer Transferi

Finansal serbestleşme ile şirketlerin banka kredileri yerine doğrudan piyasalardan fon edinmeye yönelmesi, bankaları daha geniş bir tüketici kesimine kredi dağıtmaya itmiştir. Özellikle 2000 sonrası dönemde hanehalkı borcunda sert bir yükseliş yaşanmıştır. Tüketim kredileri, kredi kartları ve nakit avanslar günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

Emekçiler, düşen ücretler ve yükselen hayat pahalılığı karşısında tüketimlerini sürdürebilmek için borçlanmaya mecbur kalmıştır. Bu durum, işçilerin gelirinden borç verene doğrudan değer aktarımı anlamına gelen bir “finansal sömürü” olarak tanımlanmaktadır. Finansal kuruluşlar bu işlemlerden faizlerin yanı sıra işlem ücreti ve komisyon adı altında büyük bir gelir transferi sağlamaktadır. Borçlu olma hali, emekçilerin pazarlık gücünü zayıflatarak, çalışma koşullarının iyileştirilmesi noktasında talepte bulunma şansını azaltmaktadır.

4.2. Finansal Olmayan Şirketlerin Finansallaşması ve Hissedar Değeri Yaklaşımı

Finansallaşma, aynı zamanda üretim odaklı kurulan şirketlerin esas faaliyet alanlarından uzaklaşarak, finansal kazançlara odaklanmasıdır. Hissedar değeri yaklaşımı (Shareholder Value), şirket yönetiminde köklü değişikliklere yol açmış; firmaların kısa vadeli hedeflere yönelerek yalnızca hisse değerini artırmaya odaklanmasına neden olmuştur.

Bu yaklaşım doğrultusunda, şirketler kâr payı ödemelerinin artırılması ve hisse geri alımları (buyback) gibi uygulamalarla kaynaklarını hissedarlara yöneltir. Reel yatırımlara yönelmek yerine, kısa vadede kâr elde etme imkânı sunan finansal piyasalara yatırım yapma tercihi artar. Bu, uzun vadeli üretken yatırımları kısıtlar, emek talebini düşürür ve reel ücret kayıplarına yol açar. Finansal olmayan şirketlerin finansal kârlılığa olan bağımlılığının artması, emeğin gelir içerisindeki payını aşındırmaktadır.

4.3. Devletin ve Finansal Piyasaların Finansallaşması

Devlet de finansallaşma sürecinden etkilenmiştir. Finansal serbestleşme ve artan küresel sermaye hareketliliği, devletin finansal piyasalara entegre olmasına, yatırım çekmeye odaklanmasına ve karar alma süreçlerinde finansal yaklaşımların ağırlık kazanmasına yol açar. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde devlet, harcamalarını finanse etmek maksadıyla bono ve tahvil ihraç ederek finansal piyasalara bağımlı hale gelmiş ve bu durum kamusal kesimden zengin kesime gelir transferine sebep olmuştur.

Finansal piyasaların büyümesi (borsa kapitalizasyonu gibi göstergelerle ölçülür) finansallaşmanın bir diğer boyutudur. Bu piyasalarda aşırı kredi genişlemesi ve spekülasyon, balon oluşumuna ve finansal krizlere neden olma potansiyeli taşır. 2008 Küresel Finans Krizi gibi olaylar, finansallaşmanın ürettiği krizler olarak kayda geçmiş, bu krizler istihdama zarar vermiş ve işsizlik oranlarının artmasıyla reel ücretlerin düşmesine neden olmuştur.

V. FİNANSALLAŞMANIN GELİR DAĞILIMI ÜZERİNDEKİ AMACINDA ETKİSİ

Gelir eşitsizliği, bireyler veya gruplar arasında gelirlerin dengesiz dağıldığı durumu tanımlar ve milli gelirin adil dağıtılamaması hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde çözüme muhtaç bir sorun olarak güncelliğini korumaktadır. Son otuz yıllık süreçte, küresel düzeyde emek payının sistematik olarak azaldığı görülmektedir.

Neo-klasik yaklaşımlar bu düşüşü genellikle yetenekleri önceleyen teknolojik gelişmeye ve küreselleşmeye bağlarken, heterodoks iktisatçılar finansallaşmanın bu süreçteki rolünün göz ardı edildiğini vurgular. Finansallaşma, kârların reel sektörden ziyade finansal sektörlerde yoğunlaşmasına yol açarak, emek gelirlerinin azalmasına ve sermaye gelirlerinin artmasına neden olur. Bu süreçte, ücret artışları verimlilik artışlarının oldukça altında kalmıştır.

Türkiye özelinde yapılan ampirik çalışmalar da finansallaşma ve fonksiyonel gelir dağılımı arasındaki bu negatif ilişkiyi desteklemektedir. Türkiye ekonomisine özgü oluşturulan Finansallaşma Endeksi, 1988-2019 dönemi verileriyle analiz edildiğinde, finansallaşmanın emek payını azaltarak fonksiyonel gelir dağılımını bozucu bir etkide bulunduğu tespit edilmiştir. Uzun dönem tahmin sonuçlarına göre, finansallaşma endeksindeki 1 birimlik artış, düzeltilmiş emek payını %0,26 oranında azaltmaktadır. Bu bulgu, finansallaşmanın azalan emek payının nedeni olduğunu gösteren nedensellik test sonuçlarıyla da desteklenmektedir.

Finansallaşma, teknolojik gelişme ve dış açıklık değişkenleri, Türkiye’de emek payını azaltıcı yönde etki ederken, yalnızca ekonomik büyüme (GSYH) emek payını artırıcı yönde pozitif bir etki yaratmıştır.

SONUÇ

Finansallaşma, II. Dünya Savaşı sonrası Keynesyen politikaların etkisini kaybetmesi ve 1980’lerden itibaren hız kazanan neoliberal reformlar ve teknolojik ilerlemeler neticesinde ortaya çıkan, çağdaş kapitalizmin temel bir dinamiğidir. Bu süreç, finansal kurumların ve elitlerin ekonomik ve siyasi güçlerini artırmış, finans sektörünü üretim temelli ekonomiden daha hızlı büyüyerek spekülasyon motivasyonunu artırmıştır.

Yapılan analizler ve kuramsal tartışmalar ışığında, finansallaşmanın temel savı, kârların üretim sürecinden bağımsız olarak, dolaşım alanından geldiği iddiasına dayanır; ancak Marksist yaklaşım, finansal kârın nihai kaynağının yine üretim sürecinde üretilen değer ve artı-değer olduğunu savunur. Finans, karmaşık ve özerk biçimler almış olsa da toplumsal üretim ve değer yaratma süreçlerinden türemiş ve onlara bağımlı kalmıştır.

Finansallaşmanın makroekonomik sonuçları arasında en belirgin olanı, emek payının aşınması ve fonksiyonel gelir dağılımının bozulmasıdır. Türkiye özelinde 1988-2019 dönemini inceleyen ampirik bulgular, finansallaşma seviyesindeki artışın düzeltilmiş emek payını azalttığını açıkça göstermektedir. Bu durum; hanehalkının borçlanmaya zorlanmasıyla faizler yoluyla değer transferi sağlanması ve şirketlerin, hissedar değeri yaklaşımını benimseyerek uzun vadeli üretken yatırımlar yerine kısa vadeli finansal kârlara odaklanması gibi etki kanalları üzerinden gerçekleşmektedir.

Gelir eşitsizliğinin derinleşmesi, marjinal tüketim eğilimi yüksek olan düşük gelirli bireyleri yoksullaştırmakta, toplam talebi düşürmekte ve ekonomik büyümeyi negatif etkilemektedir. Bu yapısal problemin çözümü için, elde edilen bulgular doğrultusunda şu politika önerileri sunulabilir:

  1. Üretim Odaklı Teşvikler: Finansal kârların reel sektör kârlarını baskılaması sorununa karşı, devlet eliyle üretim odaklı ekonomik faaliyetler desteklenmeli ve teşvik edilmelidir.
  2. Sermaye Kontrolleri ve Vergilendirme: Kriz potansiyeli taşıyan yabancı sermaye hareketleri kontrol ve denetim altına alınabilir. Ayrıca, finansal sektörden elde edilen kârların daha sıkı vergilendirilmesi, sermaye ve emek gelirleri arasındaki uçurumu azaltmada önemli bir rol oynayabilir.
  3. Emek Piyasasının Güçlendirilmesi: Sendikalar ve sendikalı olma teşvik edilmeli ve kolaylaştırılmalıdır. Emek piyasasının pazarlık gücünü artıracak politikalar, ücretlerin ve emek hak edişlerinin korunması anlamında kritik öneme sahiptir.

Finansallaşmanın makro-ekonomik değişkenler üzerindeki etkisinin doğru bir şekilde analiz edilmesi, gelişmekte olan ülkelerde isabetli ve verimli iktisadi politika önerileri geliştirmek için hayati önem taşımaktadır. Bu tür çalışmalar, gelir eşitsizliği gibi kronikleşmiş yapısal sorunların çözümüne yönelik bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesine katkı sağlayacaktır.

Kaynaklar

Akyüz, Y. (2018). Finansallaşmanın makro-ekonomik sorunlara yol açtığına dair bir değerlendirme.

Albo vd. (2010). Finansallaşmanın sermayenin hareket kabiliyetini ve disiplinini artırması üzerine.

Akçagün Narin, P. ve Elveren, A. (2024). Kapitalizmin sürekli büyüme çelişkisine karşı finansallaşma ve finans sektörünün artan rolü.

Birdal, M. (2018). Bir Krizin Anatomisi. İstanbul: Kor Kitap.

Boratav, K. (1998). Türkiye ekonomisi tarihi (Savaş ekonomisi ve sonrası).

Brenner, R. (2003). Finansallaşmanın sermaye birikimindeki zorluklar ve kâr oranlarının düşüşü ile ilişkisi.

Eğilmez, M. (2016). Kapitalizm. 4 Eylül 2022 tarihinde https://www.mahfiegilmez.com/2016/04/kapitalizm.html adresinden erişildi.

Finans-Kapital. (2021). 4 Eylül 2022 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/Finans-kapital adresinden erişildi.

Fine, B. (2010). Finansallaşmanın, finansın geleneksel sınırlarının ötesine geçerek toplumsal üretim sürecine yayılması tanımı.

Foster, J. B. (2010). Finansal kapitalizm kavramı ve ekonomik sistemin finansal yönelimi.

Güngen, A. R. (2017). “Finansal Tabana Yayılma Siyaseti ve Türkiye’de Devletin Finansallaşması”. (P. Bedirhanoğlu, Ö. Çelik. ve H. Mıhçı, Derleyenler), Finansallaşma Kıskacında Türkiye’de Devlet, Sermaye Birikimi ve Emek içinde, İstanbul: NotaBene.

Karaçimen, E. (2015). Türkiye’de finansal serbestleşme politikaları ve hanehalkı borçluluğu.

Lapavitsas, C. (2009 / 2019). Üretmeden Kar Etmek: Finans Hepimizi Nasıl Sömürüyor. (Çev. Y. E. Kara), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları. (Finansal sömürü ve değer transferi üzerine).

Marx, K. Artı-değer ve faizin kaynağı üzerine klasik Marksist görüşler.

Mishkin, F. S. (2011). Finansal sektörün temel fonksiyonları ve menkul kıymetleştirme süreci.

Saraç, H. (2024). FİNANSALLAŞMANIN F: (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi. (Türkiye’de finansallaşmanın emek payı ve fonksiyonel gelir dağılımı üzerindeki etkisi üzerine ampirik analiz).

Sönmez, S. (2005). Dünya Ekonomisinde Dönüşüm. Ankara: İmge Yayınevi.

Stockhammer, E. (2017). Finansallaşmanın emek payı üzerinde güçlü ve negatif etkileri.

Yeldan, E. (2013). Finansallaşma sürecinin yaratılmış değerin yeniden değerlendirilmesi olgusunu ifade etmesi ve finansal kar tartışmaları.

Exit mobile version