Financial markets, rising and falling economies, bull markets and bear markets
Giriş
Finansal piyasalar, ekonomik sistemlerin temel taşlarından biri olarak, fon fazlası olan birimlerden fon eksiği olan birimlere kaynak aktarımını sağlayan kritik mekanizmalardır. Bu piyasalar, vadesine göre para piyasaları ve sermaye piyasaları olmak üzere iki ana kategoriye ayrılmaktadır. İdeal bir senaryoda, bu piyasaların düşük işlem maliyetleri ve etkin piyasalar hipotezini yansıtan fiyatlarla işleyerek likiditeyi artırması beklenir. Ancak, finansal piyasaların karmaşık yapısı ve katılımcıların bilgiye erişimindeki farklılıklar, çeşitli sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunların başında asimetrik bilgi gelmekte olup, bu durum piyasa başarısızlıklarına yol açabilmektedir.
Geleneksel finans teorisi, yatırımcıların piyasa bilgisine eksiksiz sahip olduğunu, bu bilgiyi rasyonel bir şekilde analiz ettiğini ve beklenen faydayı maksimize edecek kararlar aldığını varsayar. Bu varsayım, rasyonel beklentiler teorisi ve etkin piyasalar hipotezi gibi temel kavramlarla desteklenir. Ancak gerçek dünyada, bilgi akışı her zaman homojen değildir ve karar alma süreçleri yalnızca rasyonel faktörlerle şekillenmez. Modern Portföy Teorisi (MPT) ve Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli (FVFM) gibi varlık fiyatlama modelleri, risk ve getiri arasındaki ilişkiyi anlamlandırmak için geliştirilmiş önemli araçlardır. Bununla birlikte, Arbitraj Fiyatlama Teorisi (AFT) gibi alternatif modeller de daha az kısıtlayıcı varsayımlarla finansal varlıkların fiyatlamasına farklı bir bakış açısı sunmaktadır.
Bu blog yazısı, finansal piyasaların işleyişini temelden etkileyen bilgi asimetrisi kavramını, rasyonel beklentiler teorisi ve etkin piyasalar hipotezi çerçevesinde ele alacaktır. Ardından, Modern Portföy Teorisi ve ona dayalı Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli ile Arbitraj Fiyatlama Teorisi gibi varlık fiyatlama modelleri derinlemesine incelenecek, bu modellerin temel varsayımları, unsurları ve sınırlılıkları üzerinde durulacaktır. Son olarak, finansal kararlarda duygusal ve irrasyonel faktörlerin rolünü açıklayan davranışsal finans yaklaşımı ile piyasalardaki rastgele değişimleri modelleyen stokastik süreçlerin önemi vurgulanarak, teorik modeller ile gerçek dünya dinamikleri arasındaki etkileşim detaylandırılacaktır. Bu analiz, finansal piyasaların daha iyi anlaşılması ve bu alandaki karar alma süreçlerinin geliştirilmesi için kapsamlı bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.
Bilginin Gücü ve Asimetrik Bilgi Kavramı
Bilgi, araştırma, öğrenme ve gözlem yoluyla edinilen tüm kavrayışların toplamıdır. Asimetrik bilgi ise, herhangi bir konuda taraflardan en az birinin diğer taraflardan daha fazla bilgiye sahip olması durumunu ifade eder ve aynı zamanda “bilgi başarısızlığı” olarak da bilinir. Bu durum, kişisel yararın sosyal yararın önüne geçerek piyasa başarısızlıklarına yol açmasına neden olabilir. Asimetrik bilginin temelinde, bilginin belirli bir amaca yönelik olarak sunulması yatmaktadır. Bilgi üzerindeki güç, bilginin eksik, yanlı veya değiştirilerek sunulmasına neden olabilir, bu da asimetrik bilgi sorununun ortaya çıkmasında etkilidir.
Asimetrik bilgi ilk olarak ekonomi alanında incelenmiş, 1970’lere kadar mali piyasalardaki tüm kişilerin eksiksiz bilgiye sahip olduğuna ve piyasaların kusursuz işlediğine inanılmıştır. Ancak, tam rekabet piyasası varsayımının geçerliliğini kaybetmesiyle, asimetrik bilginin varlığı piyasa başarısızlığının temel nedeni olarak kabul edilmiştir. Bugün, asimetrik bilgi sorunu sadece ekonomide değil, iletişimde, günlük toplumsal yaşamda, medyada, siyasette ve bürokraside; kısacası bilgi alışverişinin yaşandığı her alanda ortaya çıkmaktadır.
Asimetrik bilginin neden olduğu başlıca iki bilgi sorunu ters seçim ve ahlaki tehlikedir.
- Ters seçim (adverse selection): İşlemden önce (ex-ante) ortaya çıkan bir asimetrik bilgi problemidir. Ters seçim, gizli bilgiden kaynaklanır. Bu kavramı ilk kez sigortacılık sektörü kullanmıştır. George A. Akerlof’un 1970 tarihli “The Market for Lemons” makalesi, bu konudaki ilk ve en önemli çalışmadır. Akerlof, kullanılmış otomobil piyasalarını inceleyerek, alıcı ve satıcı arasındaki bilgi farklılığının piyasalarda oluşturabileceği dengesizlikleri açıklamıştır. Ters seçimin gerçekleşmesi için dört koşulun oluşması gerekir: taraflardan birinin satış anında malzemenin kalitesi hakkında daha fazla bilgiye sahip olması, alıcı ve satıcının kaliteyi değerlendirebilmesi, fiyatı tayin eden tarafın daha fazla bilgiye sahip olması ve garantinin kaliteye ilişkin belirsizliği ortadan kaldırmaması. Örneğin, düşük kaliteli otomobil satan taraf, aracın gerçek değerinin üzerinde bir ortalama fiyatı kabul ederek satışı gerçekleştirir, bu da kaliteli araç sahiplerinin piyasadan çekilmesine ve düşük kaliteli araçların piyasaya hâkim olmasına yol açar. Siyasette, hükümetin görevlendirdiği kamu görevlisi hakkında yetersiz bilgiye sahip olması bir ters seçim durumudur. Bu durumda, kamu görevlisi bilgi avantajını kendi menfaati için kullanabilir. Kredi piyasalarında ters seçim problemi, riski yüksek borçlulara kredi kullandırılma olasılığını artırabilir.
- Ahlaki tehlike (moral hazard): İşlem gerçekleştikten sonra (ex-post) ortaya çıkan bir sorundur. Ahlaki tehlike sorununa gizli eylem sebep olmaktadır. İlişki içinde olan iki tarafın birbirlerinden farklı bilgilere sahip olması durumudur ve hayatın pek çok alanında karşımıza çıkabilir. Sigortacılık sektörü bu kavramı günlük yaşama yerleştiren ilk sektördür; sigorta yaptıran insanların önceki kadar özenli ve tedbirli davranmamaları tipik bir ahlaki tehlike örneğidir. Bir çocuk bakıcısının çocukların dersleriyle ilgilenmek yerine televizyon izlemesine izin vermesi de aile açısından bir ahlaki tehlike sorunudur. Ünlü ekonomist Paul Krugman, ahlaki tehlikeyi, bir tarafın aldığı risk kararının sonuçlarına, bu kararla ilgisi olmayan ancak aynı gemide olan diğer tarafın katlanması olarak açıklamıştır. Ahlaki tehlike, bankacılık, ticari sözleşmeler, sağlık hizmetleri ve tarım gibi birçok farklı alanı kapsayan geniş bir kavramdır. Kredi geri ödenmeme olasılığının artması, ahlaki tehlike probleminin bir örneğidir. Kamuda işe alınan bir personelin, görevinden kendisine sağladığı olanaklar hakkında daha fazla bilgi edinip bunları maksatlı kullanarak gizli tavırlar sergilemesi de ahlaki çöküntü kuramına işaret eder. ABD’deki sosyal güvenlik sistemi ve Avrupa’daki işsizlik sigortası örnekleri de ahlaki tehlikenin ilginç örnekleridir.
Asimetrik bilgi, bürokrasi ve politika alanlarında da ciddi sorunlara yol açmaktadır. Kamu ve özel sektördeki bürokratların asimetrik bilgiyi kullanışlarına ABD’deki Mortgage krizi iyi bir örnektir; banka yetkilileri müşterilerine faiz oranları hakkında bilgi verirken, kredi kullanımına ilişkin ücret ve masraflar hakkında yeterli bilgi vermemiştir. Siyasetçiler, seçimlerde iktidar olabilmek için asimetrik bilgiyle seçmeni yönlendirebilir ve siyasi ya da ekonomik rant elde edebilir. Kamunun doğasında asimetrik bilgi ve asil-vekil problemi bulunmaktadır, bu da kamusal hizmetlerde yanılsamalara ve kaynakların aşırı tüketilmesine neden olmaktadır. Bu sorunlarla mücadelede saydamlık ilkesi ve hesap sorma mekanizmasının etkin işlemesi kritik öneme sahiptir
Rasyonel Beklentiler Teorisi ve Etkin Piyasalar Hipotezi
Rasyonel beklentiler teorisi, ekonomide beklentilerin önemli bir rol oynadığını vurgular. Beklentiler, enflasyon beklentisi, faizlerin vade yapısı ve bankaların aktif-pasif yönetimi gibi birçok farklı şekilde ekonomiyi etkiler. Toplam talebin, otonom tüketim ve otonom yatırım kısımlarını da etkiler.
Beklentilerle ilgili üç temel tanımlama bulunmaktadır:
- Statik Beklentiler: İktisadi birimlerin kararlarında beklentileri hiç dikkate almaması, örneğin enflasyonun değişebileceği gerçeğini göz ardı etmesidir.
- Adaptif (Uyarlayıcı) Beklentiler: Geleceğe yönelik beklentilerin geçmişteki değişmelerin bir ortalaması olarak ele alınmasıdır. Örneğin, gelecek sene için enflasyon tahmininde bulunmak amacıyla son beş yılın enflasyon oranlarının ortalamasının alınmasıdır. Uyarlanmış beklentiler, enflasyon ve işsizlik arasındaki ilişkileri incelemek için kullanılan Philips eğrisi bağlamında Friedman ve Phelps gibi iktisatçılar tarafından ele alınmıştır.
- Rasyonel Beklentiler: John Muth tarafından geliştirilen bu teoriye göre, bir değişkenin gelecekteki beklenen değeri, o değişkenle ilgili mevcut olan tüm bilgiler kullanılarak yapılan en iyi tahmine eşittir. Rasyonel beklentiler teorisinin önemi, bireylerin sadece geçmişle ilgili verileri değil, gelecekle ilgili verileri de dikkate alması gerektiğini belirtmesidir. Rasyonellik kavramı, tüm mevcut bilgileri kullanarak tahmin yapmayı ifade eder. Gelecekte gerçekleşen değer ile tahmin edilen değer arasında fark olabilir, ancak ortalamada bu tahmin hatasının sıfır olması beklenir. Bunun nedeni, insanların rasyonel olması, bilgilerini (tahminlerini) revize etmesi ve aynı hataları tekrarlamamasıdır.
Rasyonel beklentiler hipotezi ilk olarak finans piyasasında ortaya çıkmış ve finans piyasasına uygulanması Etkin Piyasalar Hipotezi olarak adlandırılmıştır.
Etkin Piyasalar Hipotezi (EMH)
Etkin Piyasalar Hipotezi, finansal piyasaların bilgi açısından etkin çalıştığını, bu yüzden ticarete konu varlıkların (örneğin bonolar, senetler) mevcut tüm veriyi yansıttığını ve yeni bilgiye mümkün olan en yüksek hızla tepki verdiğini savunur. Bu teoriye göre, piyasada mevcut olan veriyi kullanarak beklenenden daha fazla verim almak şansın yardımı olmadan mümkün değildir. Etkin piyasalar hipotezine göre, yeni bilgi, şu anda bilinmeyen ancak gelecekte rassal olarak ortaya çıkan veri olarak tanımlanır.
Etkin piyasanın özellikleri şunlardır:
- Tüm katılımcıların bilgiye tam olarak ve anında ulaştığı varsayılır.
- Normalin üzerinde kâr elde etme olanağı yoktur.
- Piyasada yapılan işlemlerin maliyeti yoktur.
- Piyasada çok sayıda alıcı ve satıcı vardır ve hiçbiri tek başına piyasayı etkileyemez.
- Piyasadaki tüm varlıklar bölünebilirdir.
- Piyasadaki tüm katılımcılar rasyoneldir.
Rasyonel beklentiler hipotezine göre, finansal fiyatlar hakkındaki beklentiler ortalamada optimal tahminlere eşittir; optimal tahminler ise geçmiş ve geleceğe ait tüm elde edilebilir bilgilerle yapılan en iyi olası tahmini ifade eder. Etkin piyasalar hipotezi, rasyonel beklentiler üzerine şekillenmektedir. Piyasa dengede olduğunda, finansal araçların fiyatları elde edilebilir tüm bilgileri yansıtır. Eğer sermaye piyasaları etkinse, hiç kimse normal getiri üzerinde kazanç sağlayamaz ve bu durumda bilgi edinme yönünde güçlü teşvikler de ortadan kalkar.
Etkin Piyasalar Hipotezinin Ampirik Bulguları ve Eleştiriler
Etkin piyasaların özellikleri gerçek hayatta her zaman gerçekleşmez. Örneğin, tüm katılımcılar aynı tür bilgiye sahip olmayabilir, bu durumda normalin üzerinde kârlar söz konusu olabilir. Etkin piyasaların varlığı ile ilgili bulgular arasında, ABD’deki portföy yöneticilerinin sürekli kâr edememesi ve şirket haberlerinin hisse senedi fiyatlarını her zaman değiştirmemesi gösterilir. Hisse senedi fiyatlarının rastsal yürüyüş modeline göre belirlendiği de gözlemlenmiştir.
Ancak Etkin Piyasalar Hipotezine karşıt bulgular da mevcuttur:
- Küçük şirketlerin hisse senetlerinin daha çok kâr getirdiği görülmüştür.
- Ocak Ayı Etkisi gibi piyasa anomalileri, Aralık ayında vergi avantajları için hisse senedi satışlarının artması ve Ocak ayında düşen fiyatlardan alım yapılmasıyla kâr elde etme olanağı sunar.
Rasyonel beklentiler teorisi, 1970’li yıllarda Lucas, Sargent, Wallace ve Barro gibi iktisatçılar tarafından makroekonomiye aktarılmış ve Yeni Klasik okul anlayışının ortaya çıkmasına öncülük etmiştir. Yeni Klasik görüş, ücret ve fiyatların esnek olduğunu, piyasaların sürekli temizlendiğini ve beklentilerin rasyonel olduğunu savunur. Bu görüşe göre, beklenen politikalar sadece fiyat genel düzeyini değiştirir, reel geliri etkilemez; yalnızca beklenmeyen, sürpriz politikalar toplam hasılayı etkileyebilir. Ayrıca aktivist politikalara şüpheyle yaklaşır, bu tür politikaların ekonomide istikrarsızlık yaratacağını ileri sürer.
1980’li yılların başında ise rasyonel beklentileri benimseyen Yeni Keynesci görüş ortaya çıkmıştır. Yeni Keynesci makroekonomik model, ücret ve fiyatların yapışkan olduğunu varsayar. Bu yapışkanlığın nedenleri arasında işgücü sözleşmeleri, etkin ücret hipotezi, katalog maliyetleri ve ücret belirlemesinin zamana yayılması bulunur. Yeni Keynesci iktisatçılar, kısa dönemde milli gelirin temel belirleyicisinin toplam talep olduğunu ve hem beklenen hem de beklenmeyen politika değişikliklerinin ekonomiyi etkilediğini savunurlar. Bu iki farklı bakış açısı, beklentilerin ekonomi üzerindeki etkilerinin yorumlanmasında önemli farklılıklar yaratmıştır.
Varlık Fiyatlama Modelleri, Modern Portföy Teorisi ve Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli
Yatırım araçlarının fiyatının ve/veya değerinin tahmin edilmesi, finansal yazının en temel konularından biridir. Bu süreç, yatırımcıların belirli bir getiri karşılığında ne kadar riske katlanmayı göze aldığını ele alır. Risk ve getiri arasındaki ilişki, yatırımın ve yatırım aracının değerini belirler. Bu bağlamda, Modern Portföy Teorisi (MPT) ve Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli (FVFM), varlıkların fiyatlandırılması ve sermaye maliyetinin hesaplanmasında merkezi bir rol oynar.
Modern Portföy Teorisi (MPT)
Modern Portföy Teorisi (MPT), veya ortalama-varyans analizi, belirli bir risk düzeyi için beklenen getiriyi maksimize etmek üzere varlıkların bir portföyünü oluşturmak için kullanılan matematiksel bir çerçevedir. Bu teori, yatırımda çeşitlendirme fikrinin bir uzantısıdır; yani, farklı finansal varlık türlerine sahip olmanın, yalnızca tek bir tür varlığa sahip olmaktan daha az riskli olduğu düşüncesini formalize eder. MPT’nin temel çıkarımı, bir varlığın risk ve getirisinin tek başına değil, portföyün genel risk ve getirisine nasıl katkıda bulunduğu bağlamında değerlendirilmesi gerektiğidir. Getirinin varyansı (veya standart sapması), portföyler birleştirildiğinde ele alınabilir olduğu için bir risk ölçütü olarak kullanılır.
Ekonomist Harry Markowitz, MPT’yi 1952’deki bir makalesinde tanıtmıştır. MPT, yatırımcıların riskten kaçınan (risk averse) olduğunu varsayar, yani aynı beklenen getiriyi sunan iki portföy verildiğinde, yatırımcılar daha az riskli olanı tercih ederler. Bu nedenle, bir yatırımcı ancak daha yüksek beklenen getirilerle telafi edildiğinde artan riski üstlenir. Model altında, portföy getirisi, bileşen varlıkların getirilerinin orantısal ağırlıklı birleşimidir ve portföy getiri oynaklığı (standart sapma), bileşen varlıkların korelasyonlarının bir fonksiyonudur.
Çeşitlendirme, yatırımcının portföy riskini, birbiriyle mükemmel pozitif korelasyonlu olmayan enstrüman kombinasyonları tutarak azaltabileceği anlamına gelir. Eğer tüm varlık çiftlerinin korelasyonu sıfır ise (mükemmel ilişkisiz), portföyün getiri varyansı, varlıkta tutulan oranın karesi ile varlığın getiri varyansının tüm varlıklar üzerindeki toplamıdır. Eğer tüm varlık çiftleri mükemmel pozitif korelasyonlu ise, portföyün getiri standart sapması, varlık getirilerinin standart sapmalarının portföyde tutulan oranlara göre ağırlıklı toplamıdır.
Etkin sınır (efficient frontier), risksiz varlık olmadığında portföylerin beklenen getiri-risk uzayında oluşturduğu hiperbolik bölgenin üst kısmıdır. Bu sınır üzerindeki kombinasyonlar, belirli bir beklenen getiri düzeyi için en düşük riski veya belirli bir risk düzeyi için en iyi beklenen getiriyi sunan portföyleri temsil eder. Risksiz bir varlık eklendiğinde, yeni etkin sınır, sermaye tahsis hattı (capital allocation line – CAL) olarak adlandırılan ve hiperbole teğet olan bir doğru halini alır.
Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli (FVFM/CAPM)
Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli (FVFM) veya Sermaye Varlıkları Fiyatlandırma Modeli (CAPM), herhangi bir menkul kıymetin beklenen getirisi ile risk derecesi arasındaki ilişkiyi gösteren bir modeldir. Sharpe (1964), Lintner (1965) ve Mossin (1966) tarafından geliştirilen FVFM, MPT üzerine inşa edilmiştir ve Harry Markowitz’in (1959) portföy modelini temel alır. FVFM, özellikle sermaye maliyetinin hesaplanmasında ve yatırımcının beklenen getirisinin tahmin edilmesinde sıklıkla kullanılır.
FVFM’nin temel varsayımları arasında şunlar bulunur:
- Piyasada çok sayıda alıcı ve satıcı vardır ve hiçbiri piyasa fiyatlarını etkileyecek güçte değildir.
- Bütün yatırımcılar fayda fonksiyonlarını maksimum yapmak isterler ve riskten kaçınırlar.
- İşlem maliyetleri ve vergiler yoktur.
- Yatırımcıların hepsi alternatif yatırımlarla ilgili tüm bilgilere sahiptir ve bu bilgilerin elde edilmesinin bir maliyeti yoktur (homojen beklentiler).
- Yatırımcılar için kısa satış olanakları sınırsızdır.
- Piyasada risksiz menkul kıymetler vardır ve risksiz faiz oranından sınırsız borç alıp verme olanağı bulunur.
Model, varlıkların sistematik riskleri (beta) ve beklenen getirileri arasındaki doğrusal ilişkiyi modellemektedir. FVFM’in yaygın kabulü, basitliğinden kaynaklanır, ancak bu basitlik aynı zamanda çok güçlü varsayımlara dayanır.
FVFM’in matematiksel açıklaması aşağıdaki gibidir: E(Rᵢ) = R_f + [E(R_M) – R_f] * βᵢ Burada:
- E(Rᵢ): i varlığının beklenen getirisi
- R_f: Risksiz faiz oranı
- E(R_M): Pazar portföyünün getirisi
- βᵢ: i varlığının betası (sistematik riski)
Beta (β), FVFM’in en önemli unsurudur. Bir varlığın piyasa ile birlikte hareket etme eğilimini, ortalama bir hisse senedine göre değişkenliğini ölçen bir katsayıdır. Sistematik risk (pazar riski), çeşitlendirme yoluyla elimine edilemeyen risktir ve beta bu riski ölçer. Yüksek betaya sahip varlıklar, pazar dalgalanmalarına daha duyarlıdır ve beklenen getirileri de genellikle daha yüksektir. Sistematik olmayan risk (spesifik risk) ise, şirket veya endüstriye özgü faktörlerden kaynaklanan ve çeşitlendirme yoluyla azaltılabilen risktir.
Finansal varlık pazar doğrusu (security market line – SML), varlık primi ve piyasa beta arasındaki doğrusal ilişkiyi ortaya koyan doğrudur. Bu doğru üzerinde, betası 1 olan pazar doğrusu, risk ve getiri arasındaki ödünleşimi göstermek amacıyla kullanılır.
FVFM’in Düzenlemeye Tabi Piyasalarda Kullanımı ve Eleştirileri
FVFM, firmaların sermaye maliyetinin hesaplanmasında en sıklıkla kullanılan yöntemlerden biridir. Özellikle gaz, elektrik, su, telekomünikasyon gibi düzenlemeye tabi sektörlerde, düzenleyici kurumlar (regulatory authority) tekel gücüne sahip firmaların fiyatlarını sınırlamak ve makul kâr oranını belirlemek için FVFM’i kullanır.
Ancak, FVFM’in düzenlemeye tabi piyasalarda kullanımı bazı farklılıklar ve zorluklar içerir:
- Riskin hesaplanmasındaki farklılıklar: Düzenlemeye tabi firmalar, doğaları gereği diğer işletmelere göre daha düşük riske sahip olabilirler, ancak fiyat regülasyonu bu durumu dengelemektedir. Regülasyonun kendisi, firmanın riskini artırabilir.
- Karşılaştırılabilir veri eksikliği: Düzenleyici kurumlar, pazarda işlem gören karşılaştırılabilir işletmelerin verilerine genellikle erişim sağlayamayabilir, bu da beta katsayısının doğru hesaplanmasını zorlaştırır.
- Zaman dilimi ve borçlanma düzeyi: Beta hesaplamalarında hangi periyotların (bir, iki veya beş yıllık) ve hangi borçlanma düzeyinin kullanılacağına karar verilmesi önemlidir.
FVFM’e yönelik eleştiriler de bulunmaktadır:
- Varsayımların gerçek dışılığı: Modelin basit varsayımlarının (örneğin işlem maliyeti ve vergilerin olmaması, homojen beklentiler) gerçek piyasa koşullarında geçerli olmadığını iddia edilir.
- Normal dağılım varsayımı: MPT ve FVFM, getirilerin Gaussian (normal) dağılımı takip ettiğini varsayar, ancak Benoit Mandelbrot ve Eugene Fama gibi iktisatçılar, bu varsayımın yetersizliğini göstermiş ve daha genel kararlı dağılımların kullanılmasını önermişlerdir. Nassim Nicholas Taleb de bu varsayımı eleştirmiştir.
- Varyansın risk ölçüsü olarak yetersizliği: Varyans, anormal derecede yüksek getirileri, anormal derecede düşük getiriler kadar riskli sayan simetrik bir ölçüdür. Ancak kayıp kaçınma (loss aversion) gibi psikolojik fenomenler, yatırımcıların kayıplara kazançlardan daha fazla odaklandığını gösterir, bu da riskin doğası gereği asimetrik olduğunu düşündürür.
- Yapısal olmayan risk ölçümü: FVFM, riskin neden ortaya çıktığı hakkında bir açıklama yapmaz; risk ölçümleri olasılıksal doğadadır, yapısal değildir.
- Anomaliler: Küçük firma etkisi, Ocak ayı etkisi gibi piyasa anomalileri, modelin etkin piyasalar hipoteziyle ilişkisi nedeniyle sorgulanmasına neden olmuştur.
Bu eleştirilere rağmen, FVFM ve MPT, finansal varlıkların değerlemesinde ve portföy yönetiminde hala önemli teorik temeller sunmaktadır.
Arbitraj Fiyatlama Teorisi: Çok Faktörlü Bir Yaklaşım
Arbitraj Fiyatlama Teorisi (AFT), portföy yönetimi ve finans teorisinde, varlık getirilerindeki değişimi açıklamaya yönelik alternatif bir fiyatlama modelidir. Ross tarafından 1970’lerde geliştirilen ve 1976 yılında Stephen A. Ross tarafından formüle edilip yayınlanan AFT, Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli (FVFM)‘ne göre daha az sınırlayıcı varsayımlara sahiptir ve çok farklı değişkenleri analize dahil eder. Bu nedenle, AFT, FVFM’den çok daha genel bir teoridir.
AFT’nin temel amacı, finansal varlıkların uzun vadeli ortalama getirilerini etkileyen önemli sistematik faktörleri tanımaktır. Model, tek tek hisse senetleri ve tahvillerin günlük fiyat değişmelerini etkileyen sayısız faktörleri önemsiz saymamakta, ancak büyük portföylerdeki varlıkların toplamını etkileyen önemli faktörlere daha çok yer vermektedir. AFT, ekonomik temele dayalı bir model olup, ödenmeme riski, faiz oranı riski, piyasa riski, satın alma gücü riski, yönetim riski ve belirli bir varlığı değerlendirme ile ilgili olabilen diğer risk faktörlerinin ağırlıklı ortalamasını kullanan bir risk-getiri ilişkisidir.
AFT’nin üç temel varsayımı bulunmaktadır:
- Sermaye piyasaları tam rekabet altındadır.
- Yatırımcılar her zaman belirlilik koşulları altında daha fazla getiriyi, daha az getiriye tercih ederler.
- Finansal varlıkların beklenen getirilerinin nasıl gerçekleştiğini ortaya koyan stokastik süreç, (k) faktör modeli ile gösterilebilir.
AFT’de varlık getirilerinin, doğrusal bir (k)-faktör modeli ile türetildiği varsayılır. FVFM’den farklı olarak, yatırımcıların beklenen getirilerini ortalama-varyansa dayalı bir modelle maksimize etmeleri yerine, AFT’nin beklenen getirilerinin bir endeksler seti ile doğrusal bir ilişki içinde olduğu varsayılır. Rᵢ = aᵢ + bᵢ₁I₁ + bᵢ₂I₂ + … + bᵢⱼIⱼ + εᵢ Burada aᵢ hisse senetlerinin beklenen getiri düzeyi, Iⱼ hisse senetlerinin getirisini etkileyen j indeksinin değeri, bᵢⱼ hisse senetlerinin getirisinin j indeksine duyarlılığı ve εᵢ ortalama sıfır varyansa eşit rassal bir hata terimidir.
AFT’nin en önemli sonucu, varlıkların beklenen getirilerinin ortak bir şekilde varlıkların duyarlılık katsayılarına ve ortak risk primlerine dayalı olduğu anlamına gelen fiyatlandırma ilişkisidir. AFT, temel olarak sermaye piyasalarında arbitraj koşulunun olmamasına dayanır; yani Tek Fiyat Yasası (The Law of One Price) prensibine göre aynı malın iki ayrı fiyattan satılamayacağı düşüncesini esas alır.
Risk Faktörleri ve Çeşitlendirme
AFT modelinde toplam riskin unsurları, çeşitlendirilemeyen (sistematik) ve çeşitlendirilebilir (sistematik olmayan) risk kaynaklarına ayrılır.
- Sistematik risk faktörleri: Faiz oranı riski, satın alma gücü riski, piyasa riski, yönetim riski, ödenmeme riski, likidite riski, ihbar riski ve konvertibilite riski gibi faktörlerdir. Bu riskler önlenemeyen ve çeşitlendirilemeyen riskler olduğundan, AFT modelinde yalnızca sistematik risk faktörleri kullanılır.
- Sistematik olmayan risk faktörleri: Çeşitlendirme yoluyla kolayca sıfıra doğru azaltılabilir. AFT, yatırımcıların rasyonel olarak riski çeşitlendirerek önlediklerini varsaydığı için sistematik olmayan riske önem vermez.
Basit çeşitlendirme, bir portföyün sistematik olmayan riskini önemli ölçüde azaltabilirken, sistematik (çeşitlendirilemeyen) riskini azaltmada etkisi yoktur. Dolayısıyla, varlıkların istenen getiri oranını belirleyen asıl unsur bu çeşitlendirilemeyen risk yani sistematik risktir.
Faktörlerin Belirlenmesi: Gözlemlenebilir ve Gözlemlenemeyen Faktörler
AFT, faktörlerin doğasını belirlemez, dolayısıyla bu faktörler tamamen istatistiksel yapılar olarak tanımlanmaktadır. Faktörleri tahmin etmek için kullanılan en basit teknikler Asal Bileşenler Analizi ve Faktör Analizi teknikleridir. Bu yöntemler, finansal varlıkların tarihi getirilerinden faktörleri çıkarmak için kullanılan istatistiksel yöntemlerdir.
Faktörleri belirlemede iki ana yaklaşım mevcuttur:
- Gözlemlenemeyen Risk Faktörleri: Faktör analizi ve asal bileşenler analizi gibi istatistiksel yöntemlerle finansal varlıkların bir setinin tarihi getirilerinden faktörleri çıkarmayı amaçlar. Bu yöntemde, faktörlerin içeriği veya neyi temsil ettikleri konusunda herhangi bir saptamada bulunmak mümkün olmamaktadır.
- Gözlemlenebilir Risk Faktörleri: Yaygın risk kaynaklarını göstermek için fikir veren finansal ve ekonomik faktörlerin bir setidir. Bu faktörler, firma karakteristikleri (hisse senedi betası, yıllık kâr payı, firma büyüklüğü, işlem hacmi vb.), makroekonomik değişkenler (reel ekonomik faaliyetler, enflasyon, faiz oranları, para arzı, bütçe dengesi, döviz kurları, ödemeler dengesi) veya belirli özelliklere sahip portföyler olabilir. Bu yaklaşımda, varlık fiyatlarının ekonomik haberlere duyarlı bir şekilde tepki gösterdiğine inanılmaktadır.
AFT’nin çok daha genel yapısı ve faktörleri kullanması, onu FVFM’den daha anlaşılır ve cazip hale getirmektedir. Ancak, faktörlerin sayısı ve içerikleri hakkında net bir açıklama yapmaması, teoriyi test etmeyi güçleştiren teknik zorluklara yol açmaktadır. Buna rağmen, AFT, portföy stratejisi kararlarında ve fonların yönetiminde uygun bir yaklaşım olarak kabul edilmektedir.
Finansal Kararlarda Davranışsal Etkiler ve Stokastik Süreçler
Modern finans teorisinin temel varsayımı olan rasyonel yatırımcı ve beklenen fayda teorisi, yatırımcıların piyasa bilgisine eksiksiz sahip olup, bu bilgiyi doğru analiz ederek beklenen faydayı maksimize edecek şekilde karar verdiğini öngörür. Ancak, davranışsal finans, yatırımcıların getiri ve risk dışında başka faktörlerden de etkilenebileceğini, bu sebeple hem mikro düzeyde birey olarak hem de makro düzeyde piyasaları etkileyecek şekilde rasyonellikten sapabileceğini savunur. Bu alan, özellikle duygusal faktörlerin etkisine dikkat çekerek “duygu hevristiği” ve yatırım kararları üzerindeki etkisini inceler. Disiplinler arası bir yaklaşımla psikoloji, sosyoloji ve pazarlama gibi diğer sosyal bilimlerden de katkı alarak, finansal yatırım kararlarında duygusal faktörlerin etkisinin anlaşılması hedeflenmektedir.
Finansal piyasalardaki fiyat hareketleri gibi zaman veya mekâna göre değişen/evrilen olguları tanımlamak için kullanılan olasılık modellerine stokastik süreçler denir. Bir stokastik süreç, değişimi rastgele bir varyasyona bağlı olan bir değişken tarafından temsil edilen bazı sistemlerin gelişimini yansıtan bir zaman dizisidir. Bu, deterministik süreçlerin olasılıksal karşılığıdır; yani başlangıç durumu bilinse bile sürecin gelişebileceği birçok (çoğunlukla sonsuz) yön vardır. Stokastik süreçlerin tanıdık örnekleri arasında borsa ve döviz kuru dalgalanmaları, ses ve video gibi sinyaller, tıbbi veriler ve Brown hareketi veya rastgele yürüyüşler gibi rastgele hareketler sayılabilir.
Stokastik süreçler, ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında finansal piyasalar ve Brown hareketini anlamak amacıyla titizlikle incelenmiştir. Louis Bachelier’in 1900’de yazdığı “Spekülasyon teorisi” doktora tezi, hisse senedi ve opsiyon piyasalarının stokastik analizini sunmuştur. Bilgisayar destekli finansal karar alma modellerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, stokastik süreçler finansal piyasalarda en önemli çalışma alanı haline gelmiştir. Fiyatın nereye gideceği bilgisi, portföy ve risk optimizasyonuna ilişkin bir bilgi vermez, çünkü portföy riskleri birden fazla alım-satımın oluşturduğu birleşik bir süreçtir ve istatistiğin süreç disiplini olan stokastik analiz yöntemleriyle incelenebilir.
Modern Portföy Teorisi (MPT), beklentileri belirsiz ve korelasyonlu varsayarak modelini genişletmekte ve bu durum, beklenen getiriler arasındaki korelasyon matrisinin, getiriler arasındaki korelasyon matrisinden farklı olabileceğini ifade eder. Ancak MPT’nin eleştirilerinden biri, riskin gelecekteki kayıp olasılıkları açısından modellenmeye çalışılması ancak bu kayıpların neden ortaya çıktığına dair bir açıklama sunmamasıdır.
Bu, risk yönetimindeki birçok mühendislik yaklaşımından önemli bir fark oluşturur. Örneğin, Black-Scholes denklemi ve MPT’de fiyat değişikliklerinin altında yatan yapı açıklanmaya çalışılmaz, sadece çeşitli sonuçlara olasılıklar verilir. Bu tür bir yaklaşım, likidite krizi gibi sistem düzeyindeki olayların olasılığını, benzer olayların geçmişte yaşanmaması durumunda hesaplamayı imkânsız kılar. Bu nedenle, finansal kararlarda hem matematiksel modellerin sunduğu rasyonel çerçeveyi anlamak hem de davranışsal finansın vurguladığı insan psikolojisi ve stokastik süreçlerin dinamik doğasını göz önünde bulundurmak büyük önem taşımaktadır.
Sonuç
Finansal piyasalar, ekonomik sistemin temelini oluşturan, karmaşık ve dinamik yapılardır. Bu piyasaların işleyişi, bilgi, rasyonellik ve risk gibi temel kavramlar etrafında şekillenir. Geleneksel teoriler, piyasaların etkin çalıştığını ve yatırımcıların rasyonel davrandığını varsaysa da, gerçek dünya deneyimleri asimetrik bilgi ve davranışsal finansın ortaya koyduğu irrasyonel eğilimler nedeniyle bu varsayımların her zaman geçerli olmadığını göstermiştir.
Asimetrik bilgi, gizli bilgiye dayalı ters seçim ve gizli eyleme dayalı ahlaki tehlike gibi sorunlarla, finansal piyasalardan siyasete ve bürokrasiye kadar geniş bir yelpazede piyasa başarısızlıklarına yol açabilmektedir. Bu durum, kamu ve özel sektör hizmetlerinin ifasında ciddi aksaklıklara neden olmakta, yolsuzluk ve yozlaşma gibi olguların zeminini hazırlamaktadır. Bu sorunlarla mücadelede saydamlık, adil ve etkin denetim ile liyakate dayalı kurumsal yapılanmaların önemi büyüktür.
Rasyonel beklentiler teorisi ve buna dayanan Etkin Piyasalar Hipotezi, finansal varlıkların fiyatlarının mevcut tüm bilgileri yansıttığını ve anormal kâr elde etmenin mümkün olmadığını öne sürerken, ampirik kanıtlar bazı piyasa anomalilerinin varlığına işaret etmektedir. Bu durum, Yeni Klasik ve Yeni Keynesci iktisat okullarının makroekonomik politikaların etkinliği üzerine farklı yaklaşımlar geliştirmesine yol açmıştır.
Modern Portföy Teorisi (MPT) ve onun uzantısı olan Finansal Varlıkları Fiyatlama Modeli (FVFM), yatırımcıların riski azaltmak ve getiriyi maksimize etmek için çeşitlendirme stratejilerini kullanmasını önerirken, beta katsayısı ile sistematik riski ölçerek varlıkların beklenen getirilerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Ancak, FVFM’nin varsayımlarının gerçekçiliği, özellikle getirilerin normal dağılımı ve riskin varyansla ölçülmesi gibi konularda eleştirilere maruz kalmıştır. Arbitraj Fiyatlama Teorisi (AFT) ise, daha az kısıtlayıcı varsayımlarla ve çok faktörlü bir yaklaşımla, sistematik risk faktörlerine dayalı bir varlık fiyatlama çerçevesi sunarak FVFM’ye bir alternatif oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, finansal piyasaların karmaşık yapısını anlamak için yalnızca rasyonel modellerle yetinmek eksik bir tablo sunar. Davranışsal finansın vurguladığı duygusal faktörler ve stokastik süreçlerin dinamik doğası, piyasa katılımcılarının kararlarını ve piyasa hareketlerini derinden etkileyen unsurlardır. Türkiye’nin son yarım asırda yaşadığı hızlı iktisadi, toplumsal ve politik değişimlerin kurumsal ve örgütsel düzeyde aynı hızda gerçekleşmemesi, finansal ve kamusal alanlarda asimetrik bilgi, ters seçim ve ahlaki tehlikenin olumsuz etkilerini daha da belirgin hale getirmiştir.
Bu nedenle, özel sektör de dahil olmak üzere, siyaset ve bürokrasinin her aşamasında, asimetrik bilginin ve yol açtığı olumsuz sonuçların önüne geçilmesini sağlayacak kurumsal ve yapısal tedbirlerin alınması büyük önem taşımaktadır. Geleceğe yönelik fiyatlama ve yatırım kararlarında, geçmiş verilerle yapılan hesaplamaların dinamik sektörlerdeki riskleri her zaman yansıtmayabileceği göz önünde bulundurularak, modellerin ve hesaplamaların uygun aralıklarla gözden geçirilmesi elzemdir. Optimal sermaye yapısı ve yatırım teşvikleri açısından, riskli projelere özel yaklaşımlar geliştirilmesi ve düzenleyici çerçevelerin dinamik bir şekilde ele alınması gerekmektedir.
Bu kapsamlı bakış açısı, finansal piyasaların sadece matematiksel denklemlerden ibaret olmadığını, aynı zamanda insan davranışları, bilgi akışı ve kurumsal yapıların karmaşık bir etkileşimi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu etkileşimleri doğru analiz edebilmek ve daha dirençli piyasalar inşa etmek için disiplinlerarası çalışmalara ve sürekli öğrenmeye ihtiyaç vardır.
Kaynakça
Kulalı, İ. (2016). FİNANSAL VARLIKLARI FİYATLAMA MODELİ VE BETA KATSAYISININ DÜZENLEMEYE TABİ PİYASALARDA KULLANIMI. Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 16(31), 275-295.
Usul, N. (2020). Finansal Yatırım Kararında Duygusal Faktörlerin Rolü: Bir Literatür Taraması. Muhasebe ve Finansman Dergisi, (87), 225-238. https://doi.org/10.25095/mufad.756303
Vikipedi. (2024, 19 Mayıs). Finansal piyasalar. Erişim adresi: https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Finansal_piyasalar&oldid=32809931
Vikipedi. (Tarih belirtilmemiş). Etkin piyasalar hipotezi. Erişim adresi: https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Etkin_piyasalar_hipotezi&oldid=34448329
Vikipedi. (Tarih belirtilmemiş). Modern portfolio theory. Erişim adresi: https://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Modern_portfolio_theory&oldid=1308968419
Vikipedi. (Tarih belirtilmemiş). Stokastik süreç. Erişim adresi: https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Stokastik_süreç&oldid=35608375
Yalta, A. Y. (2020, Nisan). Bölüm 11 Rasyonel Beklentiler Teorisi. Hacettepe Üniversitesi. http://www.acikders.org.tr
Yıldırım, İ. (2019). Asimetrik bilgi: Finansal piyasalardan sonra siyaset ve bürokraside durumu, sakıncaları ve tedbirler. DergiPark.
Yörük, N. (2000, Haziran). ARBİTRAJ FİYATLAMA MODELİNDE RİSK UNSURLARI. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 14(1), 88-99.