Giriş
Ondokuzuncu yüzyıl, Afrika ve Asya’da liberalizm düşüncesinin ve buna paralel gelişen fikri uyanış hareketlerinin, özellikle Batı emperyalizminin ve sömürgeciliğinin yükselişi karşısında İslam dünyasında cevap arayışlarının merkezi olduğu kritik bir dönemi temsil etmektedir. Bu düşünce, ilk olarak Orta Doğu ve Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında yeşermiştir. Arap, Osmanlı ve Fars aydınları, bu dönemde Avrupa’ya giderek Batı edebiyatı, bilim ve liberal fikirler hakkında öğrenim görmüşler; bu tecrübe, kendi ülkelerinin geri kalmışlığı üzerine düşünmelerine ve toplumlarını modernleştirmek için anayasacılığı, gelişimi ve liberal değerleri teşvik etmeleri gerektiği sonucuna varmalarına yol açmıştır. Aynı zamanda, Orta Doğu’da artan Batılı güçlerin varlığı ve bölgenin ekonomik durgunluğu, dönemin liderlerini (örneğin II. Mahmut, I. Abdülmecid ve Muhammed Ali Paşa) sosyo-politik değişiklikler yapmaya ve modernizasyon projelerine itmiştir. Bu bağlamda, bu çalışma, 19. yüzyılın en etkili fikir ve siyaset adamlarından biri olan Cemaleddin Efgani‘nin (1838-1897) fikirlerini ve Pan-İslamizm (İttihâd-ı İslâm) ideolojisini; Osmanlı, Mısır ve İran gibi kritik bölgelerde gelişen liberal ve modernist akımlar içindeki yerini, karşılaştığı tartışmaları ve bıraktığı derin mirası akademik bir dille irdelemeyi amaçlamaktadır. Efgani ve çağdaşlarının Batı tehdidi karşısında ümmeti birleştirme ve fikri bir diriliş sağlama çabaları, modern İslam siyasi düşüncesinin temelini oluşturmuştur.
Bölüm I: Liberal Düşüncenin Orta Doğu ve Asya’daki Erken Kökenleri
Liberalizmin Afrika ve Asya’daki gelişimi, Orta Doğu ve Osmanlı İmparatorluğu’nda başlamıştır. Avrupa’dan öğrenilen liberal fikirlerin kendi ülkelerinin modernleşmesi için gerekli olduğu düşünülmüştür.
Mısır’da Nahda’nın Doğuşu
Mısır’da modernleşmenin en önemli figürlerinden biri, 1826 yılında Paris’e gönderilen akademisyen Rifaa at-Tahtavi‘dir (1801–1873). Tahtavi, Paris’te Condillac, Voltaire, Rousseau, Montesquieu ve Bézout gibi aydınların eserlerini okumuştur. 1831 yılında Mısır’a geri dönen Tahtavi, Mısır Rönesansı (Nahda) olarak adlandırılan ve 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında gelişen bir dönemi başlatmıştır. Tahtavi, dönüşünden sonra parlamenter sistemi, vatandaşların siyasi katılım haklarını ve kadınların eğitim haklarını savunan bir düşünür haline gelmiştir. 1835’te kurduğu Dil Okulu, erken dönem modern Mısırlı entelektüellerin mezun olduğu ve Mısır’da İngiliz kolonizasyonuna karşı çıkan toplumsal hareketin temelini oluşturan bir merkez olmuştur.
Nahda dönemi, aynı zamanda İslam’ı ve toplumu modernize etmeyi amaçlayan İslami Modernizm akımını da doğurmuştur. Bu hareket, geleneksel görüşleri reddederek taqlid’i (taklit, yasal örneklere uyum) terk etmiş ve ijtihad’a (entelektüel çaba, akıl yürütme) vurgu yaparak modernizasyonu teşvik etmiştir. İslami Modernizm, milliyetçilik, demokrasi, sivil haklar, akılcılık ve eşitlik gibi modern Batı değerlerini İslami inançla uyumlu hale getirme girişimi olarak tanımlanır. Bu hareketin kurucuları arasında Muhammed Abduh (1849-1905), Cemaleddin el-Efgani (1838-1897) ve Sir Seyyid Ahmed Han (1817-1898) yer almaktadır.
Mısır’da liberalizm, 1920’ler ve 30’larda Vafd Partisi gibi milliyetçi liberal siyasi partiler aracılığıyla zirveye ulaşmış ve 1923 Mısır Anayasası ile anayasal monarşinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Taha Hussein ve Ahmed Lutfi el-Sayed gibi önde gelen liberal entelektüeller, Mısır’ın modern ve aydınlanmış bir toplum olarak geliştirilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Bölüm II: Cemaleddin Afgani ve Pan-İslamizm İdeolojisi
Cemaleddin Efgani, İslam dünyasının uyanış hareketinin önde gelen entelektüel ve etkili temsilcilerinden biridir.
Kimlik ve Geri Kalmışlık Analizi
Afgani’nin doğum yeri (İran, Hemedan mı yoksa Afganistan, Kâbil mi?) ve mezhebi (Şii mi, Sünni Hanefi mi?) uzun süren tartışma konularıdır. Kendisinin babası ve annesinin aslen Merâgalı olduğunu, ancak Hemedan’da doğduğunu, daha sonra Afganistan’a göç ettiklerini belirten açıklamaları mevcuttur. Afgani, olgunluk döneminde Şiî olmadığını ve Hanefî mezhebini benimsediğini ifade eden kaynaklar bulunmaktadır.
Afgani, seyahat ettiği Müslüman devletlerinde (Afganistan, İran, Osmanlı, Mısır) gözlemlediği Batılı devletler karşısındaki geri kalmışlığın temel nedenlerini analiz etmiştir. Ona göre bu geri kalmışlığın sebebi, İslam dünyasının ilmi olarak geri kalması ve sosyal bilimlerin diğer bilimlerden kopuk olmasıdır. Afgani, Osmanlı ve Mısır’ın altı yüz yıllık geçmişlerine rağmen ilmi açıdan pek bir gelişim kaydedemediğini düşünmüştür. Ona göre bir milletin felsefi bir ruha sahip olması elzemdir; çünkü felsefi ruh, ilmi eksiklikleri giderebilir.
İttihad-ı İslam (Pan-İslamizm)
Afgani’nin temel düşüncesi, İslam dünyasının Batılı gelişmiş devletlere karşı birleşerek ayakta durabileceğidir. Batılı ülkelerin sömürgecilik politikaları karşısında Müslüman halkın yeniden parlak dönemlerini yaşayabilmesi için mezhep farklılıkları olmaksızın İttihad-ı İslam (Müslümanların İslam düşüncesi şemsiyesi altında birleşmesi) düşüncesi altında birleşmeleri ve bilimsel açıdan güçlenmeleri gerektiğini savunmuştur.
Afgani’ye göre İslam birliğinin üç dayanağı vardır: Din bağı, hac ibadeti ve hilafet kurumu. Kavmiyet faktörü faydalı olsa da din bağını gölgede bırakmadığı sürece kabul edilebilir ve din bağı, ümmet birliğini sağlamada en önemli birleştirici faktördür. Afgani, hilafetin, askeri, ekonomik ve kültürel birliğin vücut bulabilmesi için gerekli olan tek bir otorite merkezi olduğunu belirtmiştir.
Şiî ve Sünnî ayrımının gereksizliği konusunda kesin bir tavır sergilemiştir. Tarihte Ali b. Ebî Talib ve Muâviye arasındaki anlaşmazlıklar veya Ebu Bekir’in hilafete daha layık olup olmadığı gibi meselelere takılıp kalmanın, günümüzde zarardan ve İslam birliği bağlarının parçalanmasından başka bir sonuç doğurmayacağını vurgulamıştır. Ona göre, Sünni veya Şii liderlik tercihlerinin günümüzdeki Acemleri terakki ettirmeyeceği veya Sünni Müslümanları zilletten kurtarmayacağı açıktır.
Siyasi Aktivizm ve Yayım
Afgani, ideoloji ve düşüncelerini yaymak için farklı dergi ve gazeteler yayımlamıştır. En önemlisi, Paris’te öğrencisi Muhammed Abduh ile birlikte kurdukları gizli örgüt ve çıkardıkları devrimci dergi el-Urvetü’l-vüskâ‘dır (Sağlam/Kuvvetli Kulp). 1884 yılının Mart ve Ekim ayları arasında kısa bir süre (on sekiz sayı) yayımlanan bu dergi, ümmeti birlik olmaya çağırmış ve Avrupa kolonizasyonuna karşı duruşundan dolayı İngiliz idaresince Mısır ve Hindistan’da yasaklanmıştır.
Bölüm III: Modernleşme ve Siyasi Aktivizm: Osmanlı ve İran
Osmanlı İmparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat döneminde milliyetçi hareketlere ve dış güçlere karşı toprak bütünlüğünü korumak amacıyla bir dizi reform başlatmıştır. Bu değişiklikler, sivil özgürlükleri iyileştirmeyi amaçlasa da siyaset bilimcilere göre uygulanmasının nedenleri bürokratikti.
Genç Osmanlılar ve Anayasacılık
1865 yılında, Tanzimat reformlarından memnun olmayan ve otokrasiyi sona erdirmek isteyen bir grup Osmanlı Türkü aydın, Genç Osmanlılar adında gizli bir topluluk kurmuştur. Bu grup, imparatorluğu koruyarak ve Avrupa tarzında modernleştirerek, anayasal bir yönetim benimsemeyi amaçlamıştır. Genç Osmanlılar, İslami idealizmi modern liberalizm ve parlamenter demokrasi ile sentezlemeye çalışmışlardır; Avrupa parlamentarizmi, onlar için İslam’ın öğretileriyle uyumlu, takip edilmesi gereken bir modeldi. Namık Kemal, siyasi ideallerini “ulusun egemenliği, kuvvetler ayrılığı, hesap verilebilirlik, sivil özgürlükler, eşitlik, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü” şeklinde özetlemiştir.
İç mali ve diplomatik krizler sonrasında, Sultan II. Abdülhamid, liberal düşünceli Mithat Paşa‘yı Sadrazam olarak atamış ve 1876 Osmanlı Anayasası’nı ilan etmiştir. Bu, Birinci Meşrutiyet Dönemi’ni başlatmış ve Mithat Paşa, Türk Parlamentosu’nun kurucularından biri olarak kabul edilmiştir. Ancak, Abdülhamid anayasayı ve parlamentoyu 1878’de mutlak monarşiye dönmek adına askıya almıştır. Genç Osmanlıların mirası ve etkisi devam etmiş, bu çabalar 1908’deki Jön Türk Devrimi’ne ve İkinci Meşrutiyet Dönemi’ne yol açmıştır.
Afgani ve II. Abdülhamid
Afgani, Sultan Abdülaziz’in daveti üzerine 1870 yılında İstanbul’a gelmiş. Sadrazam Âlî Paşa ve Hoca Tahsin Efendi gibi isimlerle temas kurmuştur. Dârülfünûn’da verdiği bir konferansta felsefe ve nübüvveti de sanatlar içinde sayması, Şeyhülislâm Hasan Fehmi Efendi tarafından tekfir edilmesine yol açmış ve bu durum üzerine ülkeyi terk etmesi istenmiştir.
Afgani, daha sonra 1892’de II. Abdülhamid’in daveti üzerine tekrar İstanbul’a gelmiştir. Sultan, ondan Pan-İslamizm çağrısında kendisine yardımcı olmasını istemiş. Ancak II. Abdülhamid, Afgani’yi kendi kontrolünde tutmayı ve onun, Genç Türkler (Jön Türkler) partisi ile olası iş birliğinin önüne geçmeyi de hedeflemiştir. Sultan Abdülhamid, Hilafet otoritesinden yararlanarak İslam ülkelerinin manevi desteğini almayı ve Osmanlı topraklarını korumayı amaçlayan sınırlı bir Pan-İslamizm politikası gütmüştür.
Afgani’nin Sultan Abdülhamid ile ilişkisi, anayasal harekete olan desteği, halk ve aydınlarla olan ilişkisi ve Nasıreddin Şah’ın müridi tarafından öldürülmesinde Afgani’nin parmağı olduğu iddiaları gibi nedenlerle gerginleşmiş. Sultan, nihayetinde Afgani’nin faaliyetlerini sıkı bir göz hapsi altında tutmuştur.
İran’daki Liberalizm ve Suikast
İran’da liberal ve demokratik fikirler, 1949 yılında Mohammad Mosaddegh liderliğinde kurulan Milli Cephe (National Front) ile güçlenmiştir. Milli Cephe, demokrasiyi, basın özgürlüğünü ve anayasal yönetimi güçlendirmeyi amaçlamıştır. 1951’de başbakan olan Mosaddegh, hukukun üstünlüğünü ve yabancı müdahalelere özgürlüğü savunan liberal milliyetçi bir figürdü. Mosaddegh hükûmetinin en dikkat çeken politikası, 1913’ten beri İngiliz kontrolünde olan İran petrol endüstrisinin millileştirilmesiydi. Ancak Mosaddegh’in bağımsız yönetim tarzı Batı’nın çıkarlarıyla çatışmış ve 1953 yılında düzenlenen bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılması, ülkede liberalizmin egemenliğine son vermiştir.
Bu siyasi ortamda, despotluk ve zulümle mücadele eden Afgani’nin etkisi de görülmüştür. Afgani’nin bir müridi olan Mirza Rıza Kirmani (Nasreddin Şah’ın katili), Afgani’nin İran’dan sürgün edilmesinden sonra Kaçar Hanedanı’nı aleni biçimde eleştirmeye başlamış ve hapsedilmiştir. İstanbul’da gözetim altında tutulan Afgani’yi ziyaret eden Kirmani’nin, ondan Nasreddin Şah’a suikast düzenleme talimatı aldığı iddia edilmektedir. Kirmani, 30 Nisan 1896’da Şah Abdul Azim Türbesi’nde Nasreddin Şah’ı öldürmüş ve bu olay, Afgani’nin İstanbul’da gözaltında tutulmasına sebep olmuştur.
Bölüm IV: Tartışmalar ve Fikri Miras
Masonluk İddiaları ve İhtilaflar
Cemaleddin Afgani’nin hayatı, derin fikri çatışmalar ve tartışmalarla çevrilidir. Kaynakların bir kısmı Afgani’yi dinde reformcu ve İslami birliğin savunucusu olarak görürken, diğer bir kısmı onu dinsizlikle ve masonlukla itham etmiştir.
Afgani’nin Mısır’da kendi amacını gerçekleştirmek üzere İskoç mason locasına girdiği ve buradan ihraç edildikten sonra French Grand Orient’a bağlı millî bir loca kurduğu belirtilir. Mısırlı Edib İshak, Afgani’nin Kahire mason locası reisi olduğunu yazmıştır. Hatta 1960’ta Fransa’da basılan bir kitapta, Mısır’daki mason localarının başına Afgani ve ondan sonra çömezi Muhammed Abduh’un getirildiği ve bunların Müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettikleri iddia edilmiştir. Afgani’nin, masonluğa girmesi sorulduğunda, bu kararı kendi siyâsî ve sosyal amaçlarını gerçekleştirebilmek için aldığını söylediği belirtilmiştir.
Dönemin Osmanlı Şeyhülislamı Hasan Fehmi Efendi (Osmanlı devletinin 110. şeyhülislamı), Afgani’nin Darülfünun’daki konferansında felsefeyi sanatlar içinde sayması üzerine onu tekfir etmiş ve kâfir olduğuna dair fetva vermiştir.
Afgani-Abduh İlişkisi ve Fikri Etkisi
Muhammed Abduh (1849-1905), Afgani’nin en önemli öğrencisi (tilmizi), dostu ve yardımcısıdır. Abduh, Afgani’den Mısır ve diğer İslam ülkelerinin sorunlarını, Batı’daki bilimsel ve teknolojik ilerlemenin nedenlerini öğrenmeye çalışmıştır. İkisi birlikte, sömürgeciliğe karşı çıkan devrimci dergi el-Urvetü’l-vüskâ‘yı Paris’te çıkarmışlardır. Abduh, başlangıçta Afgani’nin etkisi altında siyasetle ilgilense de daha sonra siyasi yoldan uzaklaşarak eğitim alanında kademeli reform çabalarına odaklanmıştır.
Afgani’nin fikri mirası, çok geniş bir alana yayılmıştır. Sadece Osmanlı ve İran’daki devrimci hareketlere katkıda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda Mısır’da Muhammed Abduh (orta yol ıslahatçısı), Reşîd Rızâ (köktenci eğilimlere sahip Selefi), Kasım Emîn, Ali Abdürrâzık, Lutfî es-Seyyid (laik ve liberal yol takip edenler) gibi farklı ideolojik yönelimlere sahip öğrencileri etkilemiştir. Mâlik b. Nebî gibi düşünürler, İslâm dünyasındaki ıslahat hareketlerinin başlamasını Afgani’ye borçlu olduklarını ifade etmişlerdir.
Afgani’nin temel mirası; Müslümanlara rehberlik etmek için İslam dininin doğal gücüne inanmak, kader ve kazaya teslim olma zihniyetiyle mücadele etmek, hakiki ve asil İslam düşüncesine geri dönmek ve İslam öğretilerinin rasyonel yorumu ile yeni bilim dallarını öğrenmeleri konusunda Müslümanlara çağrıya dayanmaktadır.
Sonuç
Cemaleddin Efgani, 19. yüzyılda Batı’nın artan sömürgeci tehditleri ve İslam dünyasının geri kalmışlığı karşısında, İslam Birliği (Pan-İslamizm) ideolojisinin ve modernleşme çabalarının en karizmatik ve çilekeş öncülerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Afgani ve çağdaşları (Rifaa at-Tahtavi, Muhammed Abduh), Batı’dan gelen fikirleri ve bilimsel gelişimi gözlemleyerek, İslam dünyasının kurtuluşunun despotizmle mücadele, anayasal yönetimin tesisi ve İslami öğretilerin rasyonel bir yoruma kavuşturulması ile mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Afgani, Batılı ülkeler karşısında ayakta durabilmek için Müslümanların hem ilim ve düşünce olarak ileri gitmeleri hem de fikri olarak birlikte hareket etmeleri gerektiğini vurgulamıştır.
Ancak Afgani’nin hayatı, fikri ihtilaflar ve siyasi çalkantılarla doludur; masonluk iddiaları, Osmanlı Şeyhülislamı tarafından tekfir edilmesi ve İran Şahı’nın öldürülmesiyle ilişkilendirilmesi gibi olaylar, onun eylemlerinin dönemin geleneksel ve otokratik yapıları tarafından nasıl tehlikeli ve yıkıcı görüldüğünü göstermektedir.
Neticede, Afgani’nin İslam birliğini gerçekleştirebilecek karizmatik bir lider bulma çabaları (II. Abdülhamid ve Nasreddin Şah ile görüşmeleri) beklediği başarıya ulaşamasa da çağdaş fikirlerinin öğrencileri vasıtasıyla yayılması, İran ve Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük Müslüman ülkelerdeki devrimci ve kültürel hareketlerin ortaya çıkmasına önemli katkıda bulunmuştur. Onun mirası, İslam dünyasında tefekkürün, bilimin ve siyasi aktivizmin önemini vurgulayan, köklü bir İslami uyanışın temelini atmıştır.
İlgili okuma:
- Medeniyetler Çatışması mı, Siyasi Ahlaksızlık mı? Huntington ve Ahmed Rıza Ekseninde Osmanlı Modernleşmesi
- Ahmed Rıza Bey: Pozitivizm, Batı Eleştirisi ve Türk Modernleşmesinin Entelektüel Temelleri
- İslam Düşüncesinin Temel Bileşenleri: Meşşâiyye, Kelâm ve Tasavvuf
Görsel: Gamal-el-Din al-Afghani Mosque, Heliopolis, Cairo — Ashashyou, CC BY-SA 3.0, Wikimedia Commons.