Giriş
Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde yaşanan taht mücadelelerinin en trajik figürlerinden biri olan Cem Sultan‘ın hayatı, Batı ile diplomatik ve kültürel temasların yoğunlaştığı bir döneme işaret eder. Bu trajedinin ve karmaşık uluslararası ilişkiler ağının merkezinde, Cem Sultan’ın oğlu Şehzade Murad yer almaktadır. Şehzade Murad, babasının sürgün yıllarının ardından Rodos Şövalyelerine sığınmış ve hayatı, Osmanlı hanedanının geleneksel yapısından kökten ayrılan dramatik bir dini dönüşüm ve siyasi statü değişikliği ile şekillenmiştir.
Bu blog yazısının amacı, Şehzade Murad‘ın Rodos’ta geçirdiği yaşamı, Hristiyanlığı kabul edişini ve Papalık Prensi unvanını alışını tarihsel kaynaklar ışığında incelemektir. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman‘ın Rodos’u fethi sırasında yaşadığı trajik son ve torunları üzerinden günümüze dek süren tarihsel ihtilaflar ve Osmanoğlu ailesi ile yaşadığı tanınma meseleleri ele alınacaktır. Bu çalışma, Şehzade Murad’ın hayatının, sadece bir hanedan üyesinin kişisel hikayesi olmaktan öte, 15. ve 16. yüzyıl Akdeniz siyaseti, dinlerarası etkileşim ve hanedanların kaderi üzerindeki büyük çatışmaların bir yansıması olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.
Cem Sultan’ın Ardılı: Rodos’a Sürgün ve Dini Dönüşüm
Fatih Sultan Mehmed’in oğlu ve şair Şehzade Cem, ağabeyi Sultan Bayezid ile girdiği taht kavgasını kaybettikten sonra 13 yıl sürecek ıstırap dolu bir gurbete çıkmış ve 1495’te Napoli’de hayatını kaybetmiştir. Cem Sultan’ın beş çocuğu vardı; bunlardan Şehzade Abdullah ve Ayşe Sultan küçük yaşta vefat etmiş, büyük oğlu Oğuz Han ise babası sürgündeyken 1483 Şubat’ında, henüz dokuz yaşındayken “nizâm-ı álem için” amcası Bayezid tarafından boğdurulmuştur. Cem’in hayatta kalan tek oğlu Şehzade Murad‘dı.
Şehzade Murad (ya da Murat) 1475 yılında Edirne’de doğdu ve annesi Gülşirin Hatun’du. Erken yaşamı hakkında az bilgi bulunmakla birlikte, sürgünden sonra Kahire’de kalmıştır. Daha sonra, Memlüklerin kendisini II. Bayezid’e teslim etmesinden korktuğu için Rodos’a kaçarak Şövalyelere sığınmıştır. Marino Sanuto’nun kayıtlarına göre, 1516’da Memluk sultanının Murad’ın teslim edilmesini talep etmesi için Rodos’a bir elçi göndermiş, ancak şövalyeler bu talebi reddetmiştir.
Şövalyeler, Murad’a ikametgâh olarak Chateau de Fondo‘yu tahsis etmiştir. Murad, şövalyelere minnettarlığını göstermek ve muhtemelen siyasi ve kişisel güvenliğini sağlamak amacıyla Hristiyan olmayı tercih etmiştir. Çok garip bir iş ederek, Müslümanlığı bırakıp Hristiyan olmuş, vaftiz edilmiş ve kendisine “Pierre” adı verilmiştir. Şehzade Murad’ın din değiştirmesi, Türk ve Vatikan tarihlerinde kaydedilen önemli bir dönüm noktasıdır.
Papalık Prensi: Avrupa’daki Yeni Statü ve Hanedan İlişkileri
Şehzade Murad’ın Hristiyan olması ve “Pierre” adını alması, Avrupa’yı memnun etmiştir. Papa VI. Alexander, 1492 yılında Murad için bir papalık tımarı olarak Principate de Sayd‘ı oluşturmuş ve ona “Prens” unvanını vermiştir. Ayrıca Napoli Kralı’ndan bir başka asalet unvanı ve Roma Senatosu’ndan da “vatandaşlık” almıştır.
Murad’ın evliliği de yeni statüsüyle uyumluydu. O, 1498’de Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlenmiştir. Bu evlilikten, vaftiz edildiğinde Niccolo adını alan Cem adında bir erkek çocuğu ve adları bilinmeyen üç kızı dâhil olmak üzere çocukları olmuştur. Murad, Rodos’ta Kanuni Sultan Süleyman’ın adayı fethetmesine kadar “Prens” olarak yaşamıştır.
Şehzade Cem’in Rodos’a sığınması ve oğlu Murad’ın Hristiyanlığı kabul edip Papalık’tan unvan alması, Osmanlı Hanedanı için büyük bir siyasi koz teşkil etmiştir. Rodos’un o zamanki hâkimi olan şövalyeler, Cem’i hem Avrupa’ya hem de ağabeyi Bayezid’e pazarlamaya çalışmış, iki taraftan da binlerce altın koparmışlardır. Bayezid, tahtının rakibi olan Cem’i geri alması veya öldürmesi için Vatikan’a hazineler teklif etmiş, aynı durum daha sonra Şehzade Murad için de geçerli olmuştur. Osmanlı, Rodos’a sığınan Cem’i korumaları için şövalyelere her yıl 45.000 düka vermeyi bile kabul etmiştir. Cem’in ölümünden sonra da oğlu Murad, şövalyelerce, Papa ve bazı hükümdarlarca Osmanlı’ya karşı kullanılmak istenmiştir.
Rodos’un Fethi ve Şehzade Murad’ın Sonu
Rodos adası, Akdeniz ticaret yolu üzerinde bulunması, ticari ve askeri bir üs olması ve Hristiyan korsanlık faaliyetlerinin merkezi olması nedeniyle Osmanlı için önemli bir hedefti. Adaya 1480’de Fatih Sultan Mehmed döneminde sefer düzenlenmiş, ancak fetih Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1522’de gerçekleşmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman 1522’de Rodos’u fethettiğinde, Şehzade Murad’ın kendisine teslim edilmesinde ısrar etmiştir. Murad, Rodos’un Türklerin eline geçmesinden hemen sonra, 27 Aralık 1522 günü, 48 yaşındayken boğdurularak idam edilmiştir.
Şehzade Murad’ın idamı ile ilgili, oğlu Küçük Cem‘in (Niccolò/Nicola) kaderi konusunda Türk ve Batı kaynakları arasında bir ihtilaf mevcuttur. Türk tarihleri, Cem Sultan’ın oğlu Murad’ın, “Cem” adındaki çocuğuyla beraber idam edildiğini yazarken, Malta, Rodos ve Vatikan arşivleri, küçük Cem’in öldürülmediğini, Nicola ismini aldığını, Malta’ya yerleştiğini ve 1536’daki ölümüne kadar burada yaşadığını belirtmektedir.
Tarihsel İhtilaf ve Said-Zammit Soyu: Bir Osmanoğlu Mirası mı, Bir Papalık Prensliği mi?
Murad’ın soyunun, Malta, Rodos ve Vatikan arşivlerindeki bilgilere göre, küçük oğlu Nicola/Niccolò Cem Said vasıtasıyla devam ettiği iddia edilmektedir. Bu torunlarının, aile ismi olarak başlangıçta **”Saytus”**u seçtiği, bu ismin zamanla “Sait”, “Sayd” ve nihayet “Said” olduğu ileri sürülmektedir.
Bu soyun günümüzdeki temsilcilerinden biri olan Maltalı arkeolog ve tarihçi George Alexander Said-Zammit, Fatih Sultan Mehmed’in bahtsız şehzadesi Cem Sultan’ın soyundan, 17. göbekten torunu olduğunu iddia etmektedir. Said-Zammit, iddiasını asırlar öncesinden kalma noter ve arşiv belgeleriyle ispatlamaya çalışmış ve Osmanoğlu ailesinin kendisini “tanımasını” talep etmiştir. Said-Zammit ailesinin ayrıca, Paleologos Hanedanı’na akraba olan Vassallo ailesi mensupları ile evlenip “Bizans Kontu” unvanını alan branşları da bulunmaktadır. Cem Sultan’ın torunları Malta ve Avustralya başta olmak üzere farklı ülkelerde yaşamaktadır.
Bu tanınma talebine karşılık, Osmanoğlu ailesinin o dönemdeki reisi Şehzade Osman Ertuğrul Efendi, titiz bir cevap vermiştir. Şehzade, iddianın doğru olabileceğini, ancak bunun için kapsamlı bir tarih araştırmasına ihtiyaç duyulduğunu belirtmiştir. Ancak Said-Zammit ailesinin “Osmanlı Şehzadesi” olarak kabul edilemeyeceğini vurgulamıştır. Bunun nedeni, büyük dedelerinin Papa Altıncı Alexander‘ın verdiği “Prens” unvanını kabul etmeleri ve bu unvanı nesiller boyu kullanmalarıdır. Bu durumu gerekçe göstererek, hanedan reisi, aileyi artık “Osmanlı” değil, “Papalık Prensi” sayılması gerektiğini ifade etmiştir.
Sonuç
Şehzade Murad’ın hikayesi, Osmanlı hanedanının dış güçler tarafından nasıl siyasi bir koz olarak kullanıldığının ve kişisel kaderlerin imparatorluklararası çatışmalarla nasıl kesiştiğinin çarpıcı bir örneğidir. Rodos’a sığınan, din değiştiren ve Papalık’tan unvan alan Murad, Kanuni Sultan Süleyman’ın mutlak iradesi karşısında trajik bir sona ulaşmıştır.
Murad’ın yaşamı ve ölümü, onun ve babası Cem Sultan’ın, Rodos Şövalyeleri ve Papalık tarafından Osmanlı’ya karşı bir tehdit ve pazarlık unsuru olarak görülmesinin sonucudur. Rodos’un fethi (1522) ile Osmanlı, bir yandan Akdeniz’deki korsanlık üssünü ortadan kaldırırken, diğer yandan hanedan için süregelen bu dış tehdidi, Şehzade Murad’ın idamıyla sonlandırmayı amaçlamıştır.
Ancak bu trajik son, torunu Küçük Cem’in kurtuluşu ve soyun devamı iddialarıyla uluslararası bir hanedan meselesine dönüşmüştür. Günümüzde dahi süren bu tartışma, George Alexander Said-Zammit’in Osmanoğlu ailesinden talep ettiği “tanınma” isteğiyle somutlaşmış; Osman Ertuğrul Efendi’nin cevabında ise net bir şekilde, Papalık unvanının kabul edilmesi nedeniyle bu soyun artık Osmanlı değil, “Papalık Prensi” olarak addedildiği vurgulanmıştır. Şehzade Murad’ın kaderi, böylece Kanuni Sultan Süleyman döneminin güçlü Akdeniz siyasetinin ve hanedan üyelerinin uluslararası siyasetteki kırılgan rollerinin en önemli akademik ve sosyal kanıtlarından biri olarak tarihe geçmiştir.