Giriş: Sacco ve Vanzetti Davası
Amerika Birleşik Devletleri’nin yirminci yüzyıl hukuk tarihindeki en tartışmalı vakalarından biri olan Sacco ve Vanzetti davası, yargısal tarafsızlığın ideolojik ve etnik önyargılarla nasıl manipüle edilebileceğini gösteren trajik bir emsal teşkil etmektedir. 1920’lerin başında, Birinci Dünya Savaşı sonrası “Kızıl Korku” (Red Scare) atmosferinde gerçekleşen bu yargılama, sadece iki İtalyan göçmenin kaderini değil, aynı zamanda Amerikan adalet sisteminin evrensel etik değerlerle olan imtihanını da yansıtmaktadır. Bu makale, Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’nin radikal siyasi görüşleri ile göçmen kimliklerinin, hukuki süreç üzerindeki belirleyici etkisini akademik bir perspektifle ele alarak, davanın tarihsel mirasını ve günümüze yansıyan derslerini analiz etmektedir.
İki İtalyan Göçmen: Nicola ve Bart
Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti, İtalya’dan Amerika’ya daha iyi bir yaşam umuduyla gelmiş iki göçmendi. Sacco, 1909 yılında ABD’ye ulaşmış, bir ayakkabı fabrikasında günde on saat çalışan becerikli bir işçi ve aile babasıydı. Vanzetti ise 1908 yılında gelmiş, pek çok farklı işte çalıştıktan sonra balık satıcılığı yaparak geçimini sağlayan, okumaya ve düşünmeye düşkün bir “hayalperest” olarak tanımlanıyordu.
Her iki adam da Amerikan işçi hareketlerinde aktif rol alıyor ve açıkça anarşist görüşlerini savunuyorlardı. Ancak o dönemde ABD’de hâkim olan WASP (Beyaz, Anglosakson ve Protestan) kültürü, özellikle Güney İtalyanları daha koyu tenleri nedeniyle “beyaz olmayan” ve Katolik inançları sebebiyle “şüpheli” bir sınıf olarak görüyordu. Bu kültürel dışlanmışlık, onların siyasi radikalizmiyle birleştiğinde, sistemi tehdit eden “istenmeyen yabancılar” haline gelmelerine neden oldu.
Suçlama ve South Braintree Olayı
Dava süreci, 15 Nisan 1920’de Massachusetts, South Braintree’de gerçekleşen kanlı bir soygunla başladı. Bir ayakkabı fabrikasının bordro paralarını taşıyan Frederick Parmenter ve güvenlik görevlisi Alessandro Berardelli, silahlı saldırı sonucu öldürülmüş ve 15.000 dolardan fazla para çalınmıştı.
Sacco ve Vanzetti, 5 Mayıs 1920’de, aslında arkadaşları Andrea Salsedo’nun şüpheli ölümünü (Adalet Bakanlığı binasının 14. katından atılması) protesto etmek için bir toplantı planlarken tutuklandılar. İlk başta sadece üzerlerinde bulunan silahlar ve anarşist bildiriler nedeniyle sorgulansalar da kısa süre sonra South Braintree cinayetlerinin failleri olmakla itham edildiler.
Yargılamanın Anatomisi: Hukukun İdeolojiye Teslimiyeti
1921’de başlayan duruşmalar, başından itibaren adalet arayışından ziyade bir ideolojik savaş alanına dönüştü. Davaya bakan Yargıç Webster Thayer, sanıklara karşı olan nefretini gizleme gereği bile duymuyordu. Thayer’in sanıkları “anarşist piçler” olarak nitelendirdiği ve “Bak bakalım o anarşistlere ne yaptım!” diyerek övündüğü rivayet edilmektedir.
Davanın hukuki açıdan en zayıf noktaları şunlardı:
- Çelişkili Tanık İfadeleri: Savcılığın sunduğu görgü tanıkları, sanıkları teşhis ederken büyük tutarsızlıklar sergilemiş, savunmanın sunduğu ve sanıkların olay anında başka yerde olduğunu kanıtlayan İtalyan tanıkların ifadeleri ise yargıç tarafından “güvenilmez” bulunarak reddedilmişti.
- Delil Yetersizliği: Cinayet mahallinde bulunan boş kovanlar ile Sacco’nun silahı arasındaki bağlantı hiçbir zaman kesin olarak kanıtlanamadı. Ayrıca çalınan paralardan tek bir kuruş bile sanıklarla ilişkilendirilemedi.
- İtirafın Görmezden Gelinmesi: 1925 yılında başka bir suçtan tutuklu bulunan Celestino Madeiros, soygunu kendisinin de dahil olduğu bir çetenin gerçekleştirdiğini ve Sacco ile Vanzetti’nin olayla ilgisi olmadığını itiraf etmesine rağmen, mahkeme bu itirafı “yetersiz” bularak yeniden yargılama talebini reddetti.
Küresel Yankılar ve Protestolar
Sacco ve Vanzetti’nin mahkumiyeti, sadece ABD içinde değil, tüm dünyada muazzam bir öfke dalgası yarattı. Albert Einstein, George Bernard Shaw, H.G. Wells ve Bertrand Russell gibi dönemin en büyük aydınları, davanın bir adalet ayıbı olduğunu belirten bildiriler imzaladılar. Londra, Paris, Berlin, Tokyo ve Buenos Aires gibi şehirlerde milyonlarca insan, infazın durdurulması için sokaklara döküldü.
Bu süreçte Sacco ve Vanzetti, haksızlığa uğrayan işçi sınıfının ve göçmenlerin küresel sembolleri haline geldiler. Woody Guthrie gibi sanatçılar onlar adına baladlar bestelerken, dava Amerikan toplumundaki sınıf çatışmasının ve yabancı düşmanlığının en somut örneği olarak tarihe kazındı.
Son Yolculuk: İdam ve Cenaze
Tüm itirazlara ve uluslararası baskılara rağmen, 23 Ağustos 1927 gecesi Sacco ve Vanzetti, Charlestown Eyalet Hapishanesi’nde elektrikli sandalyeyle idam edildiler. Vanzetti’nin son sözleri, “Suçsuz olduğumu ve hiçbir suçla bağlantım olmadığını söylemek istiyorum… Bana yapılanlar için bazı insanları affetmek istiyorum” oldu.
İdamdan sonra Boston’da düzenlenen cenaze yürüyüşüne 200.000’den fazla kişi katıldı. Yağmurlu havaya ve yoğun polis müdahalesine rağmen halk, bu “iki iyi adamı” uğurlamak için kilometrelerce yürüdü.
Elli Yıl Sonra Gelen Adalet: İade-i İtibar
Sacco ve Vanzetti’nin idamından tam 50 yıl sonra, 1977 yılında Massachusetts Valisi Michael Dukakis, davanın önyargılarla lekelendiğini resmen kabul eden bir bildiri yayınladı. Dukakis, 23 Ağustos’u “Sacco ve Vanzetti Anma Günü” ilan ederek, bu isimler üzerindeki tüm utanç lekelerinin sonsuza kadar kaldırıldığını duyurdu. Bu bildiri, bir suçsuzluk ilanı olmasının yanı sıra, bir toplumun geçmişteki hatalarıyla yüzleşme çabasının da bir göstergesiydi.
Sonuç
Sacco ve Vanzetti davası, üzerinden bir asır geçmesine rağmen güncelliğini koruyan bir adalet manifestosudur. Akademik perspektifle incelendiğinde bu vaka, hukukun siyasi konjonktürden, etnosentrik yaklaşımlardan ve toplumsal korkulardan izole edilmesi gerektiğinin altını çizen en dramatik örneklerden biridir. Masumiyet karinesinin ihlal edildiği, sanıkların delillerle değil, kimlikleriyle yargılandığı bu süreç, medeni toplumların önyargılarına karşı ne kadar savunmasız kalabileceğini acı bir şekilde tecrübe etmiştir.
Sonuç olarak, Sacco ve Vanzetti’nin trajedisi, sadece bir hukuk hatası değil; adaletin eşitlik, tarafsızlık ve insani duyarlılık temelleri üzerinde yükselmesi gerektiğini hatırlatan tarihsel bir uyarı fişeğidir. Onların mirası, bugün hala göçmen hakları, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı savunucuları için ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.