Giriş
Son yıllarda Türkiye ekonomisi, sıkı para politikaları, iç ve dış siyasi gerilimler, tarife savaşları ve jeopolitik gelişmeler gibi çok sayıda faktörün etkisiyle hem şirketler hem de bireyler açısından ciddi zorluklar yaşamaktadır. Bu zorlayıcı koşulların en somut yansımalarından biri, bankacılık sektöründe tahsili gecikmiş alacakların (TGA) hızla artmasıdır. Bu durum, bankaları varlık yönetim şirketlerine (VYŞ) olan satışlarını hızlandırmaya itmiş ve TGA satışları rekor seviyelere ulaşma yolunda ilerlemektedir.
Takipteki alacaklardaki bu artış, sadece bankacılık sektörünün finansal sağlığını değil, aynı zamanda hanehalklarının alım gücünü ve reel gelir dağılımını da etkilemekte, enflasyonun gelir eşitsizliği üzerindeki mikro düzeydeki etkilerini daha da belirgin hale getirmektedir. Bu makale, Türkiye’deki artan takipteki alacaklar eğilimini, varlık yönetim sektörünün bankacılık ve borçlular için oynadığı kritik rolü ve özellikle yüksek enflasyonun gelir eşitsizliği üzerindeki detaylı mikro düzeydeki etkilerini mevcut veriler ve akademik analizler ışığında kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır.
1. Türkiye’deki Takipteki Alacakların Yükselişi ve Nedenleri
Türkiye bankacılık sektöründe takipteki alacaklar (TGA), son iki yıldır önemli ölçüde artış göstermiştir. Bu artışın temelinde, Haziran 2023’ten bu yana Merkez Bankası ve yeni ekonomi yönetiminin uyguladığı sıkı para politikası ve yükselen faizler yer almaktadır. Yüksek faiz oranları, kredilerin geri ödenmesini zorlaştırarak bankacılık sektöründe uzun süredir görülmeyen bir tahsili gecikmiş alacak bakiyesi artışına yol açmıştır. Ayrıca, yüksek enflasyon ile gerileyen alım gücü de hanehalklarının ve şirketlerin borçlarını ödeme kabiliyetini düşürerek TGA artışında etkili olmuştur.
Sıkı para politikası, genel olarak toplam talep artışını frenlemeyi hedeflerken, enflasyonist eğilimlerin önüne geçmek için faizleri yükseltmek ve zorunlu karşılıkları artırmak gibi araçlar kullanır. Bu hamleler, kredi maliyetlerini yükselterek kredi talebini düşürmeyi ve fiyat artışlarını kontrol altına almayı amaçlar. Ancak bu sıkılaşma, ekonomik aktivitede yavaşlamaya ve dolayısıyla borç ödeme kapasitesinde azalmaya neden olabilmektedir.
Takipteki alacak bakiyesindeki büyüme, geçen yılın ikinci çeyreğinden itibaren ivmelenerek, bu yılın ilk yarısında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) haftalık verilerine göre yüzde 46,15’lik bir artış göstermiştir. Geçen yıl sonunda 287,5 milyar lira olan takipteki alacak bakiyesi, 20 Haziran ile biten hafta itibarıyla 420,2 milyar liraya yükselmiştir. Bu artış içinde özellikle bireysel kredi kartı ve ihtiyaç kredileri kaynaklı takipteki alacaklarda büyüme çok daha hızlı seyretmiştir. 20 Haziran ile biten haftada tüketici kredileri ve bireysel kredi kartlarındaki takipteki alacak miktarı 179,4 milyar liraya ulaşarak 2024 sonuna göre yüzde 61,87 artmıştır. Ticari kredilerdeki takipteki alacaklar ise yılsonuna göre yüzde 36,3 büyüyerek 240,8 milyar liraya ulaşmıştır.

Bu yükselen TGA bakiyesi, bankacılık sektörünü tahsili gecikmiş alacak satışlarını hızlandırmaya sevk etmiştir. Bu yılın ilk yarısında bankacılık sektörünün yaptığı TGA satışı 24,7 milyar liraya ulaşırken, bu rakam geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 68,7’lik rekor bir artışı ifade etmektedir. Uzmanlar, bu yıl bankacılık sektörünün TGA satışının rekor kırabileceği görüşündedir. Geçen yılın tamamında bankaların takipteki alacak satışı 40,7 milyar lira seviyesinde gerçekleşmişti.
Bu yılın ilk çeyreğinde 13,1 milyar liralık satış yapılırken, bu miktar geçen yılın ilk çeyreğindeki 5 milyar liralık satışın 2,5 katından fazladır. Gelecek Varlık Yönetimi Genel Müdürü Sezin Ünlüdoğan, yılın ilk yarısında bankaların sattığı tahsili gecikmiş alacak tutarının 24 milyar 697 milyon lira olarak gerçekleştiğini belirtmiş ve yılsonuna kadar toplam anapara satışının 45-55 milyar TL’ye ulaşabileceğini öngörmüştür. Bu, sektörün 2024 yılında geçen yıla göre yüzde 23’lük bir artışla rekor miktarda TGA satışı yapacağının bir işaretidir.

2. Varlık Yönetim Şirketlerinin (VYŞ) Rolü ve Sektörün Gelişimi
Varlık Yönetim Şirketleri (VYŞ), bankalar ve diğer mali kurumların tahsil edemedikleri alacaklarını ve diğer varlıklarını satın alarak, tahsil eden, yeniden yapılandıran ve satan şirketlerdir. Türkiye’de bu sektör, yaklaşık 20 yıllık genç bir geçmişe sahiptir. İlk önemli adımlardan biri, 2005 yılında Fiba Holding’in Lehman Brothers Inc. ile kurduğu konsorsiyumun Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından düzenlenen TGA ihalesini kazanmasıyla atılmıştır. 2008 yılından itibaren ise özel bankaların TGA portföy satışları başlamış ve Gelecek VYŞ, ilk özel banka TGA yatırımını bu yılda gerçekleştirmiştir. Aralık 2024 itibarıyla sektörde lisanslı 27 VYŞ bulunmaktadır.
VYŞ’ler, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) lisansı ile faaliyet göstermekte ve Bankacılık Kanunu ile VYŞ Yönetmeliği kapsamında BDDK’nın düzenleme ve denetimine tabidir. Bu düzenlemeler, sektörün işleyişine olan güveni artırmakta ve sürdürülebilirliğini desteklemektedir. Temmuz 2021’de yayımlanan yeni VYŞ Yönetmeliği, operasyonel, finansal ve kurumsal yönetişim standartlarını yükselterek sektöre giriş bariyerini de artırmıştır. Örneğin, kuruluş için gereken minimum ödenmiş sermaye 50 milyon TL’ye çıkarılmış, yönetim kurulu üyeleri ve genel müdür/yardımcılarında aranan nitelikler yükseltilmiş ve iç sistemlerin kurulmasına ilişkin daha ayrıntılı düzenlemeler yapılmıştır.
VYŞ’lerin finansal ekosisteme sağladığı faydalar iki ana paydaş grubu üzerinde yoğunlaşmaktadır: bankalar ve borçlular.
Bankalar İçin Faydalar:
- Bilanço Sağlığının İyileşmesi: VYŞ’ler, bankacılık bilançolarını sorunlu kredilerden arındırarak TGA rasyolarının düşmesine, sermaye yeterlilik rasyolarının güçlenmesine, kredi notlarının olumlu etkilenmesine ve fonlama maliyetlerinin iyileşmesine katkı sağlar. Bir banka, tahsil edemediği kredileri önce idari takibe, sonra yasal takibe alır ve bu alacaklar için aşamalı olarak karşılık ayırmak zorundadır (yüzde 20, yüzde 50, yüzde 100). Bu karşılıklar bankanın özkaynaklarını azaltır ve kredi verme kapasitesini düşürür. VYŞ’ye satış, bu zararın bir kısmını telafi eder ve sorunlu krediyi bilançodan çıkarır, böylece bankanın bilançosu düzelmiş olur.
- Operasyonel Yükün Devri: Tahsilat ve hukuki takip süreçleri hem operasyonel olarak ağır hem de masraflıdır. VYŞ’ler bu yükü bankalardan devralır.
- Ana Faaliyetlere Odaklanma: Bankaların mevduat toplama ve kredi tahsisi gibi ana faaliyet alanlarına odaklanmasına olanak tanır.
Borçlular İçin Faydalar:
- Esnek Yeniden Yapılandırma: VYŞ’ler, borçlulara daha esnek, uzun vadeli ve geniş indirim olanakları sunan yeniden yapılandırma işlemleri gerçekleştirir. Borçluların, teminat durumlarına göre çok ciddi indirimlerle borçlarından kurtulabildiği gözlemlenmiştir.
- Vergi İstisnaları: Sektöre sağlanan vergi istisnaları sayesinde daha düşük maliyetli çözüm olanakları sunulur.
- Borç Konsolidasyonu: Borçların konsolide olmasıyla, daha az taraf ile daha etkin ve mümkün çözümler hayata geçirilir.
- Finansal Sisteme Yeniden Kazandırma: Risk Merkezi ile entegrasyon sayesinde borç kapatıldığında kredi sicilindeki bilgiler günlük olarak güncellenir ve borçlular finansal sisteme geri kazandırılır. Bu, aynı zamanda, bankaların sağlıklı kredi müşterileri üzerinde yaratabileceği ahlaki erozyon riskini minimize eder, çünkü VYŞ’ler benzer sorunlu müşterilerle ilgilenir.
Yeni düzenlemeler, Kurumun denetim ve gözetimine tabi kaynak kuruluşların, alacaklarını devretmeden önce borcun aslı ve ferileri hakkında borçluya bildirimde bulunmasını ve 15 iş günü içinde ödeme yapılmazsa alacağın VYŞ’ye devredileceğini bildirmesini zorunlu kılmaktadır. Ayrıca, kaynak kuruluşların doğrudan veya dolaylı ortaklık ilişkisi içinde oldukları veya risk gruplarında yer alan VYŞ’lere alacaklarını devredemeyeceği sınırlaması getirilmiştir. Donuk alacakların yanı sıra, anapara ve/veya faiz ödemeleri 60 günden fazla geciken alacaklar da VYŞ’lere devredilebilmektedir; ancak münferit risk grubu içeren alacaklar haricinde canlı ve donuk alacaklar aynı devir portföyünde yer alamaz.
3. Enflasyon ve Gelir Eşitsizliği İlişkisi: Mikro Düzeyde Bulgular
Enflasyon, hanehalklarının reel gelirlerini doğrudan etkileyerek gelir eşitsizliği üzerinde önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu etkinin iki temel mekanizması bulunmaktadır:
- Farklı Tüketim Sepetleri: Farklı gelir düzeylerindeki hanehalklarının tüketim sepetleri farklılaştığı için, her gelir grubunun maruz kaldığı enflasyon oranı da farklılık gösterebilir. Örneğin, gelir seviyesi düşük hanehalkları, gelirlerinin daha büyük bir kısmını gıda ve alkolsüz içecekler, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar ile alkollü içecekler ve tütün gibi temel ihtiyaçlara harcarken, yüksek gelirli hanehalkları daha çok lokanta ve oteller, eğitim, çeşitli mal ve hizmetler, ulaştırma, eğlence ve kültür gibi hizmet ağırlıklı harcamalara yönelirler. Gıda ve konut gibi temel harcama gruplarındaki yüksek fiyat artışları, düşük gelirli hanehalklarını orantısız şekilde etkileyerek, bu grupların genel tüketici enflasyonundan daha yüksek bir enflasyonla karşılaşmasına neden olmaktadır. Nitekim, 2004-2018 döneminde en düşük gelirli %10’luk grubun ortalama yıllık tüketici enflasyonu %9,7 iken, en yüksek gelirli %10’luk grubun ortalama yıllık enflasyonu %9,3 olmuştur. Bu durum, düşük gelirli grubun genel tüketici enflasyonundan 0,4 yüzde puan daha yüksek bir enflasyona maruz kaldığını göstermektedir.
- Tasarrufların Reel Getirisi: Enflasyon, hanehalklarının tasarruflarından alacakları reel getiri oranını etkiler. Tasarruf oranları gelir seviyesine göre farklılaştığı için, enflasyon gelir dağılımını bu yolla da etkiler. Özellikle 2015-2018 yılları arasında tasarruflar için getiri oranlarının (yıllık ortalama %19,8) enflasyona göre yüksek seviyelerde seyretmesi, yüksek gelirli hanehalklarının tasarruflarından pozitif reel getiri elde etmelerine olanak sağlamıştır. Düşük gelirli hanehalklarının ise zaten sınırlı olan tasarruf imkânları, yüksek enflasyon nedeniyle azalan satın alma güçleriyle birlikte tamamen yok olma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu durum, düşük gelir gruplarının tasarruflar için uygulanan yüksek getiri oranlarından faydalanamamasına yol açarak gelir eşitsizliğini artırıcı bir etki yaratmıştır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından uygulanan Hanehalkı Bütçe Anketi (HBA) ve Gelir ve Yaşam Koşulları Anketi (GYKA) mikro veri setleri kullanılarak yapılan detaylı bir analiz, enflasyonun gelir eşitsizliği üzerindeki olumsuz etkilerini gözler önüne sermektedir. Bu çalışma, hanehalklarının cari gelirleri yerine, maruz kaldıkları enflasyona göre düzeltilmiş reel gelirlerini kullanarak önemli eşitsizlik ölçütlerini (Gini katsayısı, yüzde payları, göreli yoksulluk oranı) hesaplamıştır.
Analiz Bulguları:
- Gini Katsayısı: Gini katsayısı, gelir eşitsizliğini ölçmede yaygın olarak kullanılan bir göstergedir; sıfıra yaklaştıkça eşitlik artar, bire yaklaştıkça eşitsizlik artar.
- TÜİK’in nominal hanehalkı kullanılabilir gelire göre hesapladığı Gini katsayısı, 2005-2018 döneminde 0,403’ten 0,387’ye düşerek gelir eşitsizliğinin azaldığını göstermiştir.
- Ancak, hanehalkı kullanılabilir reel gelire göre hesaplanan Gini katsayısı aynı dönemde 0,404’ten 0,413’e yükselmiştir, bu da reel gelir eşitsizliğinin aslında arttığını ortaya koymaktadır.
- Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri baz alındığında da TÜİK’in nominal verilere göre açıkladığı Gini katsayısındaki düzelme (%8,4 azalma ile 0,428’den 0,395’e) enflasyonla düzeltilmiş reel Gini katsayısında daha sınırlı kalmıştır (%1,7 azalma ile 0,429’dan 0,422’ye).
- Bu durum, reel gelir dağılımındaki eşitsizliğin, cari gelir dağılımındaki eşitsizliğe göre daha yüksek olduğunu açıkça göstermektedir.
- Yüzde Paylar Analizi (P80/20 ve P90/10): Bu oranlar, en yüksek gelirli grupların toplam gelirden aldığı payın, en düşük gelirli grupların payına oranını gösterir; yüksek değerler eşitsizliğin arttığına işaret eder.
- Hanehalkı kullanılabilir gelire göre TÜİK’in P80/20 oranı 2005-2018 döneminde 8,1’den 7’ye düşerek gelir eşitsizliğinde bir azalma göstermişken, reel gelire göre bu oran hemen hemen aynı kalmıştır.
- Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert reel geliri dikkate alındığında, 2005’te 9,6 olan P80/20 oranı 2018’de 8,4’e gerilemiş olsa da cari gelirle yapılan hesaplamalara göre iyileşme daha sınırlı düzeyde kalmıştır.
- Özellikle en yüksek tüketici enflasyonunun yaşandığı 2018 yılında, cari gelir P80/20 oranı azalırken, reel gelir P80/20 oranı artış göstermiştir, bu da enflasyonun gelir eşitsizliğini olumsuz etkilediğini teyit etmektedir.
- En yüksek gelirli yüzde 10’luk grubun toplam gelirden aldığı pay, TÜİK verilerine göre düşmüşken, reel gelire göre hesaplandığında bu payın arttığı (2005’te %32,5’ten 2018’de %33,4’e) görülmüştür.
- Göreli Yoksulluk: Göreli yoksulluk oranı da reel gelirler kullanılarak incelendiğinde farklı sonuçlar vermektedir.
- Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert reel geliri baz alınarak yapılan hesaplamalarda, göreli yoksul birey sayısı 2018’de TÜİK’in nominal verilere göre belirlediği sayıdan yaklaşık 400 bin daha fazla çıkmıştır. Bu, enflasyonun yoksulluğu artıran önemli bir faktör olduğunu vurgulamaktadır.
- Büyüme Yansıma Eğrileri: Bu eğriler, farklı gelir gruplarının reel gelirlerindeki değişimleri göstererek eşitsizliğin dinamiklerini ortaya koyar.
- 2005-2009 ve 2010-2013 dönemlerinde, reel gelirini en yüksek oranda artıran grup, gelir dağılımında en az pay alan %10’luk grup olmuştur. Bu dönemlerde gelir eşitsizliği azalmıştır.
- Ancak, 2014-2018 döneminde çarpıcı bir değişim yaşanmıştır: Gelirini en yüksek oranda artıran grup, gelirden en çok pay alan %10’luk grup olmuş (yüzde 35,6 artış), en az pay alan %10’luk grubun gelir artışı ise sadece yüzde 20,3 ile en düşük kalmıştır. Bu dönem, reel gelir dağılımındaki eşitsizliğin arttığı bir dönem olmuştur.
- Genel olarak 2005-2018 döneminin tamamında, yüksek gelirli hanehalkı kesimlerinin reel gelirleri ciddi oranda artarken, düşük gelirli hanehalkı gruplarının reel gelirleri eşitsizliği düşürecek ölçüde artmamış, bu da reel gelir dağılımındaki eşitsizliğin yüksek seviyelerde kalmasına neden olmuştur.
Bu bulgular, enflasyonun düşük gelirli hanehalklarını daha sert vurması ve yüksek gelirli hanehalklarının tasarruflarını enflasyona karşı koruyabilmesi veya hatta reel getiri elde edebilmesi nedeniyle gelir eşitsizliğini artırdığını açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç
Türkiye ekonomisi, artan takipteki alacaklar ve enflasyonun tetiklediği gelir eşitsizliği gibi karmaşık sorunlarla yüzleşmektedir. Bankacılık sektöründeki tahsili gecikmiş alacaklar, özellikle sıkı para politikaları, yüksek faizler ve düşen alım gücü gibi makroekonomik faktörlerin etkisiyle rekor seviyelere ulaşmış, bu da bankaları bilançolarını temizlemek amacıyla varlık yönetim şirketlerine yöneltmiştir. Varlık yönetim sektörü, bankalar için operasyonel yükü hafifletme ve sermaye yeterliliğini güçlendirme, borçlular için ise borçların yeniden yapılandırılması ve finansal sisteme yeniden entegrasyon gibi önemli fonksiyonları yerine getiren, giderek büyüyen ve regüle edilen kritik bir aktör haline gelmiştir.
Öte yandan, yapılan mikro düzeydeki analizler, enflasyonun Türkiye’de gelir dağılımını belirgin şekilde olumsuz etkilediğini göstermektedir. Düşük gelir gruplarının tüketim sepetlerindeki gıda ve konut gibi kalemlerdeki yüksek fiyat artışlarına daha fazla maruz kalması, bu grupların reel gelirlerini daha hızlı aşındırırken, yüksek gelir gruplarının tasarruflarından elde ettikleri reel getiriler, eşitsizliği derinleştiren bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Gini katsayısı ve yüzde paylar gibi eşitsizlik ölçütlerinin nominal yerine reel gelirler üzerinden hesaplanması, gelir dağılımındaki eşitsizliğin resmi verilerin gösterdiğinden daha yüksek ve artış eğiliminde olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca, enflasyonun etkisiyle göreli yoksul sayısının da arttığı tespit edilmiştir. Özellikle 2014-2018 dönemi, Türkiye’de reel gelir dağılımındaki eşitsizliğin arttığı bir dönem olarak öne çıkmıştır.
Bu kapsamlı analiz, takipteki alacakların artışı ile enflasyonun gelir eşitsizliği üzerindeki yıkıcı etkileri arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu ve ekonomik istikrarın sadece makroekonomik göstergelerle değil, aynı zamanda hanehalkı refahı ve gelir dağılımındaki adaletle de ölçülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Gelecekteki ekonomik politikaların, enflasyonla mücadelede kararlılık sergilerken, hanehalklarının alım gücünü koruyacak ve gelir eşitsizliğini azaltacak kapsayıcı önlemleri de içermesi büyük önem taşımaktadır. Ancak bu bütüncül yaklaşımla, Türkiye ekonomisi hem finansal sisteminin sağlığını koruyabilecek hem de toplumsal refahı artırarak sürdürülebilir bir büyüme patikasına ulaşabilecektir.