Giriş
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sancıları içinde, Millî Mücadele’nin hem askeri hem de ideolojik cephelerde şekillendiği bir dönemde, Mustafa Suphi ve beraberindeki on dört yoldaşının 28-29 Ocak 1921 gecesi Karadeniz’in karanlık sularında katledilmesi, Türkiye siyasal tarihinin en trajik ve üzerinde en çok tartışılan sayfalarından birini oluşturmaktadır. “Onbeşler Olayı” olarak literatüre geçen bu vaka, yalnızca bir grup siyasi aktörün fiziksel imhası değil; aynı zamanda yeni kurulmakta olan Ankara Hükümeti’nin ideolojik sınırlarını, Sovyet Rusya ile yürüttüğü hassas denge siyasetini ve içerideki muhalefet unsurlarını nasıl yönettiğine dair merkezi bir laboratuvar işlevi görmektedir. Bu blog yazısında, Mustafa Suphi’nin entelektüel formasyonundan Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşuna, Anadolu’ya uzanan ölümcül yolculuktan Maria Suphi’nin trajedisine kadar bu tarihsel kırılma noktasını inceleyeceğiz.
Mustafa Suphi: Milliyetçilikten Sosyalizme Bir Aydın Portresi
Mustafa Suphi, 1882 veya 1883 yılında, o dönem Trabzon Vilayeti’ne bağlı bir kaza olan Giresun’da, Osmanlı bürokrat sınıfına mensup bir ailenin evladı olarak dünyaya gelmiştir. Babası Mevlevizade Ali Rıza Efendi’nin valilik görevleri nedeniyle imparatorluğun Kudüs, Şam ve Erzurum gibi farklı merkezlerinde eğitim görmüş; ardından İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun olmuştur. Suphi’nin asıl entelektüel dönüşümü Paris’teki Siyasal Bilgiler Mektebi (l’Ecole Libre des Sciences Politiques) yıllarında gerçekleşmiştir. Burada liberal ekonomi ve sosyoloji eğitimi almış, İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) çevreleriyle yakın temas kurmuştur.
İstanbul’a dönüşünde öğretmenlik ve gazetecilik yapan Suphi, İttihatçıların otoriterleşen yapısına muhalefet etmeye başlayınca 1913’te Sinop’a sürgün edilmiştir. 1914 yılında Sinop’tan Rusya’ya kaçışı, onun hayatında yeni bir sayfa açmış; Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’da “düşman tebaası” olarak esir tutulduğu dönemde Marksist literatürle tanışmıştır. 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Bolşevik saflarına katılan Suphi, Rusya’daki Türk esirleri örgütlemiş ve Sultan Galiyev gibi önemli devrimcilerle birlikte çalışarak Türk komünist hareketinin lideri haline gelmiştir.
TKP’nin Kuruluşu ve Ankara ile Tehlikeli Flört
Mustafa Suphi liderliğindeki Türk komünist hareketi için en kritik dönüm noktası, 10 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan TKP 1. Kongresi’dir. Kongrede Mustafa Suphi Genel Başkan, Ethem Nejat ise Genel Sekreter seçilmiştir. Partinin temel stratejisi, Anadolu’daki Millî Mücadele’yi desteklemek ancak bu mücadeleyi “anti-kapitalist ve anti-feodal” bir halk ihtilaline evriltmekti.
Ankara Hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Rusya’dan gelen yardımlara muhtaç oldukları için Suphi ve ekibiyle diplomatik yazışmalar sürdürmüştür. Mustafa Kemal, 13 Eylül 1920 tarihli mektubunda Suphi’ye “Yoldaş” diye hitap ederek onu Ankara’ya davet etmiştir. Ancak bu davet, bir yandan Sovyetleri küstürmemek, diğer yandan da ülke içindeki komünist hareketi devlet kontrolü altına alarak etkisizleştirmek için kurgulanmış stratejik bir hamledir. Nitekim Ankara, Suphi’nin gerçek TKP’sine alternatif olarak 18 Ekim 1920’de “resmi” bir komünist fırka kurdurmuştur.
Onbeşler Olayı: Adım Adım Kurulan Tuzak
Mustafa Suphi ve beraberindeki heyet, Ankara’nın daveti üzerine Anadolu’ya geçiş kararı aldığında, arka planda onları imha etmeyi amaçlayan beş aşamalı bir plan devreye sokulmuştur. Ankara-Kars-Erzurum hattında belirlenen bu plana göre:
- Heyet Erzurum’da “din düşmanı” oldukları iddiasıyla kışkırtılan halk tarafından protesto edilecek.
- Heyete barınacak yer verilmeyecek ve Ankara’ya gidemeyecekleri izlenimi uyandırılacak.
- Heyet güvenlik bahanesiyle Trabzon’a yönlendirilecek.
- Trabzon’da halk tekrar galeyana getirilecek.
- Ve yazılmayan son madde olarak; heyet Karadeniz’de imha edilecektir.
28 Aralık 1920’de Kars’a varan heyet, 22 Ocak 1921’de Erzurum’da Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti tarafından örgütlenen ağır hakaretler ve saldırılarla karşılanmıştır. Şehre sokulmayan ve aç-biilaç bırakılan komünistler, at arabalarıyla Trabzon’a doğru yola çıkarılmıştır.
Karadeniz Katliamı: 28-29 Ocak Gecesi
28 Ocak 1921 akşamı Trabzon’a ulaşan heyet, burada Kayıkçılar Kâhyası Yahya ve adamları tarafından doğrudan iskeleye sürülmüştür. Mustafa Suphi ve arkadaşları, Sovyet Rusya’ya geri gönderilecekleri vaadiyle bir motora bindirilmiş; arkalarından ise Yahya Kâhya’nın silahlı adamlarını taşıyan ikinci bir motor hareket etmiştir. Sürmene açıklarında, savunmasız heyet elleri ve ayakları bağlanarak vurulmuş, kesilmiş veya taş bağlanarak denize atılmıştır.
Katliamda hayatını kaybedenlerin sayısı ve kimliği üzerine tartışmalar olsa da araştırmalar Suphi ile birlikte 14 yoldaşının öldürüldüğünü, heyetten bazı isimlerin (ajan olduğu iddia edilen Süleyman Sami ve Mehmet Emin gibi) son anda kurtarıldığını göstermektedir. Öldürülenler arasında eğitimci Ethem Nejat, pedagoji uzmanı Hilmi oğlu İsmail Hakkı ve mühendis Emin Şefik gibi nitelikli aydınlar da bulunmaktadır.
Maria Suphi’nin Bitmeyen Trajedisi
Katliamın en karanlık yönü, Mustafa Suphi’nin eşi Maria Suphi’nin (TKP kayıtlarında Meryem) akıbetidir. Heyetteki tek kadın olan Maria, eşi ve yoldaşları öldürülürken sağ bırakılmış; ancak bu sağ kalış, bir “savaş ganimeti” olarak görülmesine neden olmuştur. Maria önce Yahya Kâhya’nın evine kapatılmış, ardından Nemlizade Ragıp Bey’e ve son olarak Rizeli kabadayılara “hediye” edilmiştir. Sistematik işkence ve tecavüze maruz kalan Maria, bir süre sonra Rizeliler tarafından bir oturak alemi sırasında öldürülmüştür. Maria’nın hikayesi, siyasi tasfiyelerin kadın bedeni üzerinden nasıl vahşileştiğinin trajik bir sembolü olarak tarihe geçmiştir.
Siyasi Sonuçlar ve Sovyetler’in Pragmatik Sessizliği
Onbeşler Katliamı’nın ardından Sovyet Rusya’nın takındığı tutum oldukça dikkat çekicidir. Kendi kurdukları bir partinin lider kadrosunun katledilmesine rağmen, Moskova ile Ankara arasındaki ilişkiler bozulmamış; hatta cinayetten kısa süre sonra 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması imzalanmıştır. Sovyet hükümeti, emperyalizme karşı Ankara ile olan ittifakını korumak adına bu cinayeti geçiştirmiştir.
Cinayetin baş sorumlusu olarak görülen Yahya Kâhya, daha sonra Sivas’ta yargılanmış ancak beraat etmiştir. Ancak Yahya’nın “Her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim” şeklindeki tehditleri üzerine, 3 Temmuz 1922’de kimliği belirsiz kişilerce (daha sonra Mustafa Kemal’in Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürüldüğü itiraf edilmiştir) suikasta uğramıştır.
Sonuç
Mustafa Suphi ve Onbeşler Olayı, Türkiye’de solun yasal siyaset zemininden dışlanmasının ve ideolojik kutuplaşmanın ilk kanlı örneğidir. Millî Mücadele’nin “hikmet-i hükümet” anlayışı çerçevesinde gerçekleşen bu tasfiye, kurulan yeni devletin sınırlarını ve hangi ideolojik akımlara geçit vermeyeceğini net bir şekilde çizmiştir. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının kaybı, sadece bir siyasi partinin lider kadrosunun yok edilmesi değil; aynı zamanda Anadolu’nun inşasında rol alabilecek önemli bir entelektüel birikimin de Karadeniz’in sularına gömülmesidir. Maria Suphi’nin maruz kaldığı insanlık dışı muamele ise bu siyasi cinayetin toplumsal ve insani maliyetini gözler önüne sermektedir. Tarihsel bir perspektifle bakıldığında, Onbeşler’in trajedisi, Türkiye sol hareketi için bir “kurucu travma” niteliği taşımaya devam etmektedir.