
Giriş
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi, derin siyasi, sosyal ve ekonomik çalkantılarla karakterize olan ve modernleşme çabalarının yanı sıra toprak kayıpları ve iç karışıklıklarla dolu bir süreçtir. Bu kritik evrede, imparatorluğun kaderini belirleyen en önemli figürlerden ikisi Sultan II. Abdülhamid ve Mithat Paşa olmuştur. Her ikisi de devleti içinde bulunduğu buhranlı durumdan kurtarmak amacıyla reformlara yönelmiş olsalar da yöntemleri ve vizyonları arasındaki temel farklılıklar, kaçınılmaz bir çatışmaya yol açmıştır. Bu çatışmanın merkezinde ise Osmanlı modernleşmesinin sembolü haline gelen Kanun-ı Esasi‘nin hazırlanması, ilanı, askıya alınması ve yeniden yürürlüğe konulması süreçleri yer almaktadır.
Bu blog yazısı, II. Abdülhamid’in tahta çıkışından otokratik yönetimine, Mithat Paşa’nın reformist kimliğinden anayasa çalışmalarına ve her iki figür arasındaki gerilimin zirve noktası olan Yıldız Mahkemesi‘ne kadar uzanan karmaşık ilişkileri ve bu dönemin Osmanlı Devleti’nin sonraki yıllarına bıraktığı mirası inceleyecektir. Dönemin iç ve dış dinamiklerini, devlet adamlarının kişisel özelliklerini ve siyasi kararlarının çok yönlü etkilerini analiz ederek, bu iki önemli şahsiyetin Osmanlı tarihindeki yerini ve Kanun-ı Esasi’nin anlamını anlamaya çalışacağız.
I. II. Abdülhamid’in Tahta Çıkışı ve İlk Anayasal Dönem
II. Abdülhamid, 21 Eylül 1842’de İstanbul’da doğmuş ve babası Sultan Abdülmecid I’dir. Annesi Tirimüjgan Kadın’ın vefatının ardından babasının yasal eşi Perestu Kadın tarafından evlat edinilmiştir. Tahta çıkmadan dokuz yıl önce, 1867 yazında amcası Sultan Abdülaziz’e Avrupa seyahatinde eşlik ederek Paris, Londra ve Viyana gibi başkentleri ziyaret etmiştir. Abdülhamid, kardeşi V. Murad’ın 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilmesinin ardından Osmanlı tahtına çıkmıştır. Tahta geçtiği sırada, genel beklenti onun liberal hareketleri desteklemesi yönündeydi.
Tahta çıkışı, Osmanlı İmparatorluğu için son derece kritik bir döneme denk gelmiştir. Ekonomik ve siyasi kargaşa, Balkanlar’daki yerel savaşlar ve Rus-Türk Savaşı, imparatorluğun varlığını tehdit etmekteydi. Bu durum, aynı zamanda “Büyük Doğu Krizi” olarak da anılmakta olup, imparatorluğun borçlarını ödeyememesi, Hristiyan Balkan azınlıklarının isyanları ve Rusya ile savaş bu krizin önemli bileşenleridir. Krizin sonunda, Osmanlı’nın Balkanlar’daki egemenliği ve uluslararası itibarı ciddi şekilde azalmış, maliyesi Büyük Güçlerin kontrolü altına girdiği için ekonomik egemenliğini de kaybetmiştir.
II. Abdülhamid, tahta çıktığında Genç Osmanlılar ile işbirliği yaparak bir tür anayasal düzenleme gerçekleştirmeye çalışmıştır. Genç Osmanlılar, modern parlamenter sistemin erken İslam dönemindeki şura (istişare) uygulamasının bir yansıması olduğuna inanıyorlardı. Nitekim, 1875 Bosna-Hersek ayaklanması, Sırbistan ve Karadağ ile devam eden savaş ve 1876 Bulgar isyanının bastırılmasındaki zulüm nedeniyle Avrupa’da yükselen tepkiler sonucunda, Abdülhamid Aralık 1876’da bir anayasa ve parlamento ilan etmiştir. Mithat Paşa başkanlığındaki komisyon tarafından hazırlanan bu anayasa, senatör atamalarının padişah tarafından yapıldığı çift meclisli bir yasama organı öngörmekteydi. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk seçim 1877’de yapılmıştır.
Kanun-ı Esasi, padişaha devlete tehdit olarak gördüğü herkesi sürgüne gönderme hakkı veren 113. maddeyi de içermekteydi. Bu anayasa, aslında Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve Islahat Fermanı ile belli ölçüde benzerlikler taşımaktaydı ve Tanzimat’la başlayan modernleşme sürecinin doğal bir devamı niteliğindeydi. Ancak, anayasanın ilanı, dış dinamiklerin iç dinamiklerden daha fazla rol oynaması nedeniyle bu hareketin sonraki dönemlerde sürekli bir yükseliş seyri izlemesini engellemiştir.
II. Mithat Paşa: Reformist Devlet Adamı ve Anayasanın Mimarı
Ahmed Şefik Mithat Paşa (1822-1883), Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli bir siyasetçisi, reformcusu ve devlet adamıydı. Kendisi Kanun-ı Esasi’nin yazarı olarak da bilinir. İstanbul’da doğmuş ve özel bir medresede eğitim görmüştür. Babası Rusçuklu Mehmed Eşref, iyi eğitimli Müslüman alimlerden oluşan bir aileden gelmekteydi.
Mithat Paşa, erken siyasi kariyerinde 1836’da sadrazamlık sekretaryasında görev almış, 1854’te Edirne vilayetinde eşkıyalığı bastırma görevini üstlenmiş ve bu görevde başarılı olmuştur. 1858’de altı ay boyunca Batı Avrupa’yı (Viyana, Paris, Brüksel, Londra) dolaşarak incelemelerde bulunmuştur.
Valilik dönemleri, onun reformist kimliğinin en belirgin göstergeleridir:
- Niş ve Tuna Valiliği (1861-1868): 1861’de Niş valisi olarak atanmış ve Balkanlar’da vilayet sistemini uygulamada etkili olmuştur. 1864’ten 1868’e kadar da Tuna Vilayeti valisi olarak görev yapmıştır. Bu dönemde 1862’de Sırbistan’dan sürgün edilen Müslüman mültecilerin yerleştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Valiliği sırasında sayısız okul ve eğitim kurumu, hastaneler, tahıl ambarları, yollar ve köprüler inşa ettirmiş, bu projeleri halktan gönüllü katkılarla finanse etmiştir. İki yıl içinde düzeni sağlamış, tarımsal krediler (ilk tarımsal kredi kooperatifleri aracılığıyla) sağlamış, yolları, köprüleri ve su yollarını genişletmiş, sanayileri başlatmış, okullar ve yetimhaneler açmış, bir gazete kurmuş ve vilayetin gelirlerini 26.000’den 300.000 keseye çıkarmıştır.
- Bağdat Valiliği (1869-1872): 1869’da Bağdat’a atanmış ve şehirde daha önce devlet eğitim kurumu bulunmadığı için bir dizi devlet okulu açmıştır. Ayrıca Altıncı Ordu’yu reforme etmeye önem vermiş ve bu amaçla askeri okullar açmıştır. Sir Henry Dobbs, Mithat Paşa’nın üç yıllık valilik dönemini Osmanlı yönetiminin bölgedeki en istikrarlı ve güvenli dönemi olarak kabul etmiştir.
- Suriye Valiliği (1878-1881): Britanyalıların müdahalesi sonucu tekrar vali olarak atanmış, Kasım 1878’den Ağustos 1881’e kadar Suriye Vilayeti valisi olarak görev yapmıştır. Bu görevi sırasında vilayeti reforme etmeye çalışmıştır. Özellikle eğitim alanında önemli adımlar atmış, sivil hizmetlere birçok Arap’ı dahil etmiş ve azınlıklara geniş idari temsil sağlamıştır. Basının gelişmesini teşvik etmiş ve gazete sayısı on ikinin üzerine çıkmıştır. Ayrıca yol yapımına ve güvenliğin sağlanmasına özen göstermiştir. Layard’ın ifadelerine göre, Mithat Paşa Suriye’de tarımı ve ticareti teşvik eden, adil ve tarafsız bir yönetim sergileyen bir vali olarak görülmüştür.
Mithat Paşa, 1872’de kısa bir süre sadrazamlık yapmış, ancak Sultan Abdülaziz ile mali ve ekonomik konulardaki anlaşmazlıkları nedeniyle görevden alınmıştır. Daha sonra 1873 ve 1875’te Adalet Bakanı olarak görev yapmış, ancak anayasal bir rejime olan eğilimi nedeniyle bu görevleri de kısa sürmüştür. 1875-1876’daki iç, mali ve diplomatik krizler ona 1876 anayasasını tanıtma fırsatını sunmuştur. 19 Aralık 1876’da tekrar sadrazam olarak atanmış ve 23 Aralık 1876’da bir anayasa ve temsili parlamentonun ilan edileceğini duyurmuştur. Anayasayı hazırlayan komisyonun üyesi olmamasına rağmen, kabul edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Mithat Paşa, “İslam’da yönetim ilkesinin özünde demokratik temellere dayandığını, çünkü halk egemenliğinin orada tanındığını” belirtmiştir. Ancak, Müslüman olmayanlara eşit haklar tanınacağı haberinin duyulmasıyla anayasaya olan halk desteği azalmıştır.
III. II. Abdülhamid ve Mithat Paşa Arasındaki Gerilim: İstibdat ve Sürgün
II. Abdülhamid’in tahta çıkışında liberal hareketleri desteklemesi beklenirken, kısa sürede otokratik bir yönetime geçişi, kendisi ile Mithat Paşa arasındaki gerilimi doruk noktasına çıkarmıştır. Abdülhamid’in kendi iktidarını sağlamlaştırmak için anayasayı ve parlamentoyu askıya aldığı 1878 yılı, bu dönüşümün başlangıcı olmuştur. Otuz yıl boyunca bir otokrat olarak hüküm sürmüştür. İdeolojik olarak İslamcı olan Sultan, halife unvanını dünya genelindeki Müslümanlara yaymaya çalışmıştır. Amcası ve üvey kardeşinin devrilmesi gibi kendi devrilme korkusu, Yıldız İstihbarat Teşkilatı ve Umur-u Hafiye gibi gizli polis teşkilatlarının ve bir sansür rejiminin kurulmasına yol açmıştır. Ancak, bu baskıcı politikalar, Sultan’ın desteklediği eğitim kurumlarında yetişen anayasacı Osmanlı aydınlarının eleştirilerine ve genç Türk hareketinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Mithat Paşa’nın 19 Aralık 1876’da sadrazamlığa atanmasıyla var olan güven zaafı, yaklaşık bir buçuk aylık görevi sırasında daha da artmıştır. Sonuçta Abdülhamid, 5 Şubat 1877’de Mithat Paşa’yı sadaretten azletmiş ve anayasaya ısrarla koydurduğu sürgün fıkrasına dayanarak onu yurtdışına göndermiştir. Paşa’nın İstanbul’da, hatta Türkiye’de kalması bile tehlikeli görülmüştür, çünkü Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinde ve ölümünde birinci derecede rolü olduğu düşünülmekteydi. Mithat Paşa’nın her gece rakı sofrasında en gizli devlet sırlarını ifşa ettiği ve cumhuriyet ilanından, hatta kendisinin imparator olacağından bahsettiği de iddia edilmiştir. “Niye Âl-i Osman olur ada Âl-i Mithat olmaz!” şeklindeki sözleri Sultan’ın sabrını taşıran son damlalardan biri olmuştur.
Bu dönemde İngiliz Büyükelçisi Layard’ın Mithat Paşa’nın sürgünden dönmesi ve bir görev alması konusunda ısrarcı olduğu görülmüştür. Layard, Paşa’nın “kararlı ve benlikçi” karakterine rağmen, geri çağrılması halinde devlet mekanizmasının daha hızlı işleyeceği görüşündeydi. Sultan Abdülhamid, Rusya’nın Osmanlı topraklarındaki nüfuzunu sınırlama çabaları ve Doğu Anadolu’daki reform talepleri nedeniyle İngiltere ile ilişkileri iyi tutmak zorundaydı. Bu bağlamda, Mithat Paşa’nın Suriye valiliğine atanması İngilizleri memnun edecek bir jest olarak düşünülmüştür. Ancak, Sultan’ın Mithat Paşa’ya olan güvensizliği devam etmiştir. İstanbul’daki Mithat Paşa muhalifleri, özellikle Cevdet Paşa ve Mahmud Nedim Paşa gibi isimler, Sultan’ın bu güvensizliğini körüklemişlerdir. Ayrıca, Mithat Paşa’nın kendi doğrultusunda hareket etme eğilimi ve uzlaşmaya kapalı duruşu da Sultan’ın endişelerini artırmıştır.
Suriye valiliği sırasında Mithat Paşa’nın merkezi hükümetle yaşadığı en büyük gerilim, Adliye Nezareti’nin adli reformları konusundaki uygulamalara karşı çıkması olmuştur. Paşa’ya göre, Suriye’de kamu otoritesi o kadar zayıflamıştı ki, yetkilerin paylaşılması yerine valinin hızlı ve kararlı davranması gerekiyordu. Mahkemelerin mülki amirlerden bağımsızlaştırılmasına karşı çıkarak, bunun kamu düzenini zaafa uğratacağını savunmuştur. Bu tutum, Layard’ın raporlarında da olumsuz olarak yer almış ve Paşa hakkındaki güvensizliği artırmıştır.
IV. Yıldız Mahkemesi ve Damat Mahmud Celaleddin Paşa
Mithat Paşa’nın görevden alınmasının ve sürgün edilmesinin ardından, II. Abdülhamid’in amcası Sultan Abdülaziz’in ölümünü çevreleyen olaylar yeniden gündeme gelmiştir. Yıldız Mahkemesi, 27-29 Haziran 1881 tarihleri arasında Yıldız Sarayı’nın bahçesinde kurulan bir çadırda, Abdülaziz’i öldürmekle suçlanan sanıkların yargılandığı özel amaçlı bir mahkemeydi. Sultan Abdülaziz, 30 Mayıs 1876’da tahttan indirilip Feriye Sarayı’nda hapsedildikten dört gün sonra bilekleri kesilmiş olarak ölü bulunmuştu. O dönemde çok sayıda yerli ve yabancı doktorun muayenesi sonucu ölüm nedeni intihar olarak kabul edilmişti. Ancak beş yıl sonra, II. Abdülhamid’in emriyle ve yeni tanıkların ortaya çıktığı gerekçesiyle, eski padişahın ölümünden suçlu görülen kişilerin yargılanmasına karar verilmiştir.
Mahkemenin en önemli sanıkları arasında eski sadrazam Mithat Paşa, Sultan Abdülmecid’in damadı olan Damat Mahmud Celaleddin Paşa ve yine Abdülmecid’in damadı olan Damat Nuri Paşa yer alıyordu. Ayrıca, Abdülaziz’in tahttan indirilmesine fetva veren Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi de sanıklar arasındaydı. Cinayeti işlediğini itiraf eden Pehlivan Mustafa Çavuş ile Abdülaziz’in çocuk yaştaki cariyelerinden Pervin Felek Hanım, en önemli tanıklardandı. Mahkeme kurulu başkanı Ali Sururî Efendi ve ikinci başkanı Rum asıllı Hristo Forides Efendi idi.
Damat Mahmud Celaleddin Paşa (1836-1884), Sultan Abdülmecid’in kızı Cemile Sultan’ın eşiydi ve 3 kız, 3 erkek çocukları olmuştur. Ağustos 1872-Temmuz 1874 ve Ekim 1875-Eylül 1876 arasında iki kez Ticaret Nazırlığı yapmıştır. Kayınpederi Abdülmecid’den sonra tahta geçen Abdülaziz’in yönetimine karşıydı. 30 Mayıs 1876’da Mithat Paşa, Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi ve Serasker Hüseyin Avni Paşa ile birlikte Abdülaziz’i tahttan indiren hükümet darbesine katılmıştır. Darbeden sonra iki kez Tophane Müşiri ve bir kez de Serasker olmuştur. Ocak-Temmuz 1879 arasında Trablusgarp valiliği yapmıştır. Ancak aynı yıl tahta geçen kayınbiraderi II. Abdülhamid tarafından tahtına tehdit olarak görülmeye başlanmıştır.
Yıldız Mahkemesi’nde, Mithat Paşa ve Damat Mahmud Celaleddin Paşa da dahil olmak üzere birçok sanık Abdülaziz’i öldürmekle suçlanarak idama mahkûm edildi. Ancak II. Abdülhamid, idam cezalarını Taif’te çekilmek üzere müebbet hapse çevirmiştir. Mithat Paşa ve Damat Mahmud Celaleddin Paşa, Taif’te zor koşullar altında hapis hayatı yaşarken 8 Mayıs 1884 gecesi muhafızları tarafından boğularak öldürüldüğü iddia edilmektedir. Bu cinayetlerin, dönemin Jöntürkleri tarafından kaleme alınan ve 1896’da Cenevre’de yayımlanan bir risalede ayrıntılarıyla anlatıldığı belirtilmektedir. Jöntürkler, Mithat Paşa’yı “Hürriyet Şehidi” olarak görmekteydi.
(Dipnot: Kaynaklarda adı geçen Çorluluzâde Mahmud Celâleddin Paşa (1838-1899) farklı bir kişiliktir. O, Osmanlı devlet adamı, tarihçi, hukukçu, hattat, şair ve bestekâr olup, II. Abdülhamid döneminde Maliye ve Ticaret ve Nâfia nazırlığı gibi görevlerde bulunmuş, padişaha ıslahatlarla ilgili layihalar hazırlamıştır. Bu yazıdaki Damat Mahmud Celaleddin Paşa ise Sultan Abdülmecid’in damadı ve Yıldız Mahkemesi sanığı olan kişidir.)
V. Uluslararası İlişkiler ve İç Muhalefet
II. Abdülhamid dönemi, dış politikada Pan-İslamizm ideolojisinin öne çıktığı bir dönemdir. Sultan, 1517’den beri Osmanlı padişahlarının halife unvanını taşıdığı gerçeğini vurgulayarak bu unvanı dünya genelindeki Müslümanları tek bir siyasi yapı altında birleştirmek amacıyla kullanmıştır. Bu politika, Avusturya, Rusya, Fransa ve Britanya gibi Avrupalı güçleri tehdit etmiştir. Sultan, siyonistlerin Filistin’e yerleşmesine izin veren bir anlaşma karşılığında Theodor Herzl’in Osmanlı borcunun büyük bir kısmını ödeme tekliflerini reddetmiştir. Pan-İslamizm, özellikle Greko-Osmanlı savaşından sonra birçok Müslüman tarafından Osmanlı zaferi olarak kutlanmış ve Avrupa kolonizasyonuna karşı ayaklanmalara yol açmıştır.
Abdulhamid, Amerika Birleşik Devletleri ile de ilginç diplomatik ilişkiler kurmuştur. 1898’de ABD Dışişleri Bakanı John Hay, Amerikan Büyükelçisi Oscar Straus aracılığıyla Sultan’dan halife sıfatıyla Filipinler’deki Sulu Müslümanlarına, Moro İsyanı’na katılmamaları ve Amerikan egemenliğine tabi olmaları yönünde bir mektup yazmasını istemiştir. Sultan, bu talebi yerine getirmiş ve mektup Sulu’ya ulaştırılmıştır. Bu girişim başarılı olmuş, Sulu Müslümanları isyancılara katılmayı reddederek Amerikan egemenliğini tanımıştır.
Avrupa güçleriyle gergin ilişkileri olan II. Abdülhamid, zamanla Almanya’ya yakınlaşmıştır. Almanya İmparatoru II. Wilhelm’i iki kez İstanbul’da ağırlamış, Alman subayları Osmanlı Ordusu’nun yeniden yapılanmasında görev almış ve Alman hükümet yetkilileri Osmanlı maliyesini reorganize etmek üzere çağrılmıştır. 1899’da stratejik öneme sahip Berlin-Bağdat demiryolu inşası için Almanya’ya imtiyaz verilmiştir.
İç politikada ise II. Abdülhamid’in otokratik yönetimi, çok sayıda düşman edinmesine neden olmuştur. Onun döneminde çeşitli darbe planları ve ayaklanmalar yaşanmıştır. Pro-anayasalcı Osmanlı aydınları, Makedonya ve Doğu Anadolu’daki etnik azınlıkların ulusal kurtuluş hareketleri gibi çeşitli muhalefet biçimleri ortaya çıkmıştır. 1905’teki Yıldız suikast girişimi gibi birçok suikast girişimi de yaşanmıştır.
1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti, Sultan’ı parlamentoyu yeniden açmaya ve anayasayı geri getirmeye zorlamış, bu olay Jön Türk Devrimi olarak tarihe geçmiştir. II. Abdülhamid, bir yıl sonra mutlakiyetçiliğini yeniden tesis etmeye çalışmış, ancak 31 Mart Vakası olarak bilinen olayda anayasacı güçler tarafından tahttan indirilmiştir. Bu olaylar sonucunda Hürriyet Ordusu İstanbul’a girmiş ve Abdülhamid’in tahttan indirilmesine karar verilmiştir. II. Abdülhamid’in üvey kardeşi V. Mehmed yeni sultan olarak tahta çıkmıştır. Tahttan indirildikten sonra Selanik’e sürgüne gönderilmiş, 1912’de Selanik’in Yunanistan’a geçmesi üzerine İstanbul’a geri getirilmiş ve son günlerini Beylerbeyi Sarayı’nda geçirerek 1918’de vefat etmiştir.
Sonuç
II. Abdülhamid dönemi (1876-1909), Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecindeki en karmaşık ve tartışmalı evrelerinden biridir. Bu dönemde, devletin varlığını sürdürme ve modernleşme çabaları, otokratik bir yönetim anlayışı ile reformist düşüncelerin çetin mücadelesine sahne olmuştur. Mithat Paşa gibi Batı yanlısı reformistlerin öncülüğünde ilan edilen Kanun-ı Esasi, Osmanlı modernleşmesinin sembolü haline gelmiş; ancak II. Abdülhamid’in kişisel kaygıları ve dönemin iç-dış siyasi çalkantıları, anayasal düzenin askıya alınarak istibdat döneminin başlamasına yol açmıştır. Bu süreç, iki lider arasındaki siyasi ve ideolojik ayrımı keskinleştirmiş, nihayetinde Mithat Paşa ve Damat Mahmud Celaleddin Paşa’nın Yıldız Mahkemesi’nde yargılanması ve Taif’te ölümleriyle trajik bir sona ulaşmıştır.
II. Abdülhamid, sık sık “Kızıl Sultan” olarak nitelendirilse de eğitim, demiryolu ve telgraf sistemlerinin yaygınlaşması gibi birçok önemli alanda modernleşme ve merkezileşme adımları atmıştır. Panislamizm politikasıyla Müslüman dünyasındaki nüfuzunu artırmaya çalışması ve Almanya ile kurduğu ilişkiler, onun dış politika anlayışının önemli bileşenleri olmuştur. Ancak, bu reformlar dahi onun baskıcı yöntemlerini ve muhalefete karşı uyguladığı sert tedbirleri gölgelemiştir.
Dönemin olayları, Osmanlı Devleti’nin yalnızca siyasi ve askeri değil, aynı zamanda idari ve toplumsal yapısındaki derin dönüşümleri de gözler önüne sermektedir. Kanun-ı Esasi’nin ruhu, Jön Türk Devrimi ile yeniden canlanmış ve Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan anayasal geleneğin temellerini atmıştır. II. Abdülhamid ve Mithat Paşa arasındaki çekişme, modern Türkiye’nin siyasi ve ideolojik gelişimine yön veren temel dinamiklerden biri olmuş, otokratik yönetim ile anayasal monarşi arasındaki kalıcı tartışmayı şekillendirmiştir.
Kaynakça
• Wikipedia:
◦ “Abdul Hamid II”. Wikipedia.
◦ “Damat Mahmud Celâleddin Paşa (1836-1884)”. Vikipedi.
◦ “Midhat Pasha”. Wikipedia.
◦ “Yıldız mahkemesi”. Vikipedi.
• TDV İslâm Ansiklopedisi:
◦ “Kanun ı Esasi”. TDV İslâm Ansiklopedisi.
◦ ÖZCAN, Azmi ve ÖZCAN, Nuri. “MAHMUD CELÂLEDDİN PAŞA (1838-1899)”. TDV İslâm Ansiklopedisi.
• Bilimsel Makaleler/Yayınlar:
◦ Buzpınar, Ş. Tufan. “Midhat Paşa’nın Suriye Valiliği Döneminde Sultan II. Abdülhamid ve İngiltere Büyükelçisi Layard ile Olan İlişkileri (Kasım 1878-Ağustos 1880)”. Belleten, Cilt 86, Sayı 305, Nisan 2022, s. 251-283.
• Diğer Makaleler/Kitaplar:
◦ Bayraklı, Davut. “Mithad Paşa: Bir Megaloman mı, Kahraman mı? – 2”. EdebiFikir.
◦ Dadyan, Saro. “Sultan Abdülhamid Midhat ve Mahmud Paşaları Nasıl Katlettirdi?”. Okuyan Us.




Yazınızı ilgiyle okudum, II. Abdülhamid dönemine dair dengeli bir bakış açısı sunmuşsunuz. Özellikle Abdülhamid’in hem modernleşme adımlarını hem de istibdat uygulamalarını birlikte ele almanız dönemin çelişkilerini çok iyi yansıtmış.